Türkiye ve AB ülkelerinden konferansa katılan iş adamları, üs düzey bürokratlar ve bakanlar geçen bir yıl içinde Türkiye - AB ilişkilerini tartıştı. Konferansın Chatham House kurallarına uygun olarak hazırlanmış sonuç bildirgesi şu şekilde:
Türkiye ve AB: Yeniden Hız Kazanıyor
British Council, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu ve Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı (TESEV) tarafından ortaklaşa düzenlenen 6. Boğaziçi Konferansı’nın Başlıca Sonuçları
Türkiye ve AB: Yeniden Hız Kazanıyor
British Council, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu ve Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı (TESEV) tarafından ortaklaşa düzenlenen 6. Boğaziçi Konferansı’nın Başlıca Sonuçları
İstanbul, 16–17 Ekim 2009
Raportör: Robert Tait
Giriş
6. Boğaziçi Konferansı’nın ana teması Türkiye’nin uluslararası arenada artan özgüveni ve iddiası olmuştur. Etkinlik, Ermenistan ile ilişkileri normalleştirme ve pek çok Avrupa ülkesi için Türkiye’nin AB üyeliği konusunda psikolojik engeli –en azından teoride – ortadan kaldırma amacıyla Zürih’te imzalanan ve meclis onayı beklenen tarihi anlaşma başta olmak üzere, Türk diplomasisinin sayısız başarısının arka plan oluşturduğu bir ortamda gerçekleştirilmiştir. Gerçekten de, Türkiye’nin jeopolitik bir iz bırakma isteği neredeyse konferans öncesindeki günlerin hangisine bakılırsa bakılsın görülebilmekteydi. Daha on yıl öncesinde Türkiye’nin savaş aşamasına geldiği bir ülke olan Suriye ile pek çok önemli siyasi ve ekonomik anlaşma imzalandı. Bunun hemen ardından T.C. Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Irak’la 45 ekonomik anlaşma ve bir mutabakat zaptının yapılması ile sonuçlanan Bağdat ziyareti gerçekleşti. Türkiye’ye döndüğünde Erdoğan, İran ziyaretinin ardından ay sonu gelmeden Başkan Barack Obama’yı ziyaret için Washington’a gideceğini açıkladı. Türkiye bu hummalı diplomasi gündeminin içinde geçtiğimiz Ocak ayında İsrail’in Gazze’yi bombalaması üzerine başlayan hoşnutsuzluğunun bir ifadesi olarak İsrail’in bir NATO askeri tatbikatına katılmasını engelleyerek bir tartışma daha yarattı.
i Boğaziçi Konferansı, gala yemeği konuşmaları hariç Chatham House Kuralları’nın uygulandığı bir formatta gerçekleştirilmektedir. Önceki konferansların sonuç ve tavsiyelerini konferans web sitesinde bulabilirsiniz.
ii Bu yayın Avrupa Birliği, British Council ve TESEV’in desteği ile hazırlanmıştır. Yayın içeriğinin tüm sorumluluğu yalnızca raportöre aittir ve yayın Avrupa Birliği, British Council ve TESEV’in görüşlerini yansıtan bir belge olarak değerlendirilmemelidir.
Böyle bir ortamda, AB’nin Türkiye’nin üyelik süreci hakkındaki yıllık ilerleme raporunu yayınlaması neredeyse tesadüfî olarak algılandı. Raporun öncekilere kıyasla daha iyimser bir tonla yazılmış olması, Erdoğan’ın bunu Türkiye’nin AB üyeliği hakkında Brüksel tarafından kaleme alınan en olumlu rapor olarak değerlendirmesine neden oldu. Ancak rapor genel olarak, Türkiye’nin sonunda üyeliğe kavuşması konusunda uzun süredir şüphe taşıyan Türk medyası ve halkı tarafından daha temkinli bir biçimde karşılandı. Bu ruh hali, Türkiye’nin Avrupa hedeflerinin ötesinde modernleşecek ve Birliğe girmesinden bağımsız olarak uluslararası bir role bürünecek kadar ilerlemiş olup olmadığını merak eden bazı konferans katılımcılarını da etkiledi. Batı Avrupa’dan bir düşünce kuruluşunun önde gelen üyelerinden biri, katılım sürecinin küresel güvenlik ve enerji konuları dâhil Türkiye ve AB’nin işbirliği yapabilecekleri sayısız alan için bir engel oluşturup oluşturmadığını sordu ve ekledi: “Türkiye’nin beş yıl öncesine göre çok daha dinamik ve kendinden emin bir ülke haline gelmesi güzel, ancak Batı Avrupa’daki çoğu kişi bunu görecek zihinsel değişimi geçirmedi. Bizler Türkiye’nin sesini bastırarak üyelik için ne yapması gerektiğini söylemeye alıştık ve eğer bunları yapacak olursanız Portekiz ile Letonya arasındaki yerinize geçebilirsiniz.”
Öte yandan üst düzey siyasetçiler dâhil çok sayıda Türk konuşmacı AB üyeliğinin toplumun tüm kesimlerini birleştiren ulusal bir hedef olmaya devam ettiğini vurguladı. İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’ne yakın ve tanınmış bir kişi hayal kırıklıkları ne boyutta olursa olsun Türkiye’nin katılım müzakeresi masasından asla kalkmayacağını belirtti. Bu nedenle Fransız Avrupa Bakanı’nın, köklü Fransız-Türk dostluk ve işbirliğinin kısa vadede Türkiye’nin üyeliği için Fransa desteğine dönüşmesinin beklenemeyeceğini açıkça belirtmesi kırgınlık yaratmış olabilir. Fransız Bakan, Kıbrıs ve benzeri konularda müzakerelerin devam etmesinin ve Ankara Protokolü’nün uzlaşmayla daha uzun bir vadede uygulanmasının önemli olduğunu söylemiş ve şöyle devam etmiştir: “Pek çok alanda işbirliğinde bulunmaya ve anlaşmazlıklarımızı aşmaya çalışacağız ve kim bilir belki 20 ya da 30 yıl sonra Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği gerçekleşebilir.”
Fransa’nın bu yaklaşımı Türk katılımcılar tarafından sıcak karşılanmadı. Türk katılımcılardan biri, bu muhalefeti Fransa’nın 1960larda İngiltere’nin üyeliğini veto etmesine benzetti. Sonunda 1972 yılında İngiltere’nin üyeliğine onay veren Fransa Devlet Başkanı’na göndermede bulunarak, önümüzdeki iki yıl içinde Fransız siyasetinin “yeni bir Pompidou” görmesine dair umudunu paylaştı.
Türkiye’nin üyelik girişiminde 2009’da nasıl bir ilerleme kaydedildi?
Çoğu yorumcu Türkiye’nin 2014 itibarıyla katılım amacını gerçekleştirme konusunda gerçekçi bir şansının olması için 2009’u önceden ya batılacak ya da çıkılacak bir yıl olarak ilan etti. Başbakan Erdoğan, yılın başında Egemen Bağış’ı katılım müzakerelerinden sorumlu olacak ve hükümetin yalnızca AB ilişkilerini yürütmekle görevli bakan olarak atamasıyla bu konuda hemfikir olduğu görüntüsünü verdi.
Ancak bazılarına göre, AB cephesindeki ilerleme Türkiye’nin Orta Doğu’daki Arap ve İranlı komşuları ile ilişkileri tarafından açık arayla geride bırakılmıştı. Türkiye’nin dış ilişkiler ve güvenlik politikalarının özellikle AB üyeliği kriterlerini karşılamak üzere şekillendirildiği belirtildi. Aynı amaçla bir dizi ulusal reformun uygulanmasına rağmen, Türkiye AB’deki pek çok ülke tarafından soğuk bir muamele görürken, Orta Doğu’da sıcak karşılandı. Eski bir Türk Milletvekili, “Durum bu şekilde devam edecek olursa korkarım toplumumuzun bir kesimi (AB yerine) komşularımıza daha fazla itibar etmeye başlayabilir. Üyeliğimizi reddeden ya da geciktiren ülkeler bizim demokrasi ve insan hakları değerlerimizi paylaşan ülkeler, öte yandan bizi sıcak biçimde karşılayanların farklı bir kültürü var. Ulusal nedenlerle Türkiye’nin üyeliğini reddedenlerin politikalarının stratejik etkilerini ve sonuçlarını iki kez düşünmesi gerekebilir” dedi.
Çoğu konuşmacının müzakerecilerin elinde hızla ilerlenebilecek başlıkların giderek azaldığını belirttiği Türkiye’nin katılım müzakerelerinin yavaş ilerleyişi ile, Hırvatistan’ın kısa süre içinde sonuca bağlanacağı bildirilen müzakerelerinin ilerleyişi arasındaki tezat gösterildi. Aynı zamanda Avrupa Komisyonu’nun son ilerleme raporu, vergi kaçırdığı iddiasıyla Doğan Medya Grubu’na verilen 3 milyar Dolarlık ceza ve benzeri son dönemdeki ulusal gelişmeleri tanımlamada kullandığı uygunsuz derecede “yumuşak dil” nedeniyle eleştirildi. Ceza, çoğu kişi tarafından AKP hükümetinin medyada eleştirilmesini bastırma ve basın özgürlüğünü kısıtlama girişimi olarak görülmüştü.
Ancak AB üyesi bir devletten gelen bir katılımcı, bazı kötümserlerin iki yıl önceki tahminlerinin aksine Türkiye-AB projesinin çökmediğini ifade etti. Aynı konuşmacı, 1930lardan bu yana en ağır küresel krizi ve 2008’de AKP’nin laiklik karşıtlığı iddiası ile Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmayla karşı karşıya kalmasını içeren dönemin de değerlendirilmesiyle, bunun olumlu bir sonuç olarak görülmesi gerektiğini belirtti. Ayrıca, konuşmacıların önemli ölçüde azaldığının belirttikleri Türk halkının üyeliğe desteğini artırmak için daha fazla çaba sarf edilmesi çağrısında bulundu. Türkiye’deki kamuoyu yoklamaları çoğu Türkün üyeliği desteklerken, çoğunluğun ise üyeliğin gerçekleşmeyeceğini düşündüklerini göstermektedir, AB üyesi ülkelerde Türkiye’nin üyeliği hakkında yapılan anketler ise bu eğilimin aksini göstermektedir. Türkiye’nin doğu ortaklıklarına daha yakından dâhil edilmesi ve benzeri somut başarılarının sağlanmasıyla Türkiye’nin AB’ye girişiminin teşvik edilebileceği önerildi. Türkiye’nin Orta Doğu ve Rusya ile pro-aktif diplomasisi AB açısından ülkenin önemini gösterebilecek bir alan olarak değerlendirildi. Ancak belki de Türkler için en cesaretlendirici etken, Fransa Devlet Başkanı Nicolas Sarkozy ile Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in sonsuza kadar bu görevlerde kalmayacaklarını hatırlamaları olacaktır.
Türk iş dünyasından bir temsilci, ülkesinin AB ile ilişkisini Amerikan bilim kurgu dizisindeki “daha önce hiç bir insanın gitmediği yerlere cesurca giden” mürettebatı ile Atılgan gemisinin yolculuğuna benzetti. Tıpkı bu kurgusal uzay filmi gibi Türkiye de Avrupa yolculuğunda uzun bir mesafe kaydetmiş olsa da, şimdi somut sonuçlar açısından bir “uzay-zaman sürekliliğine” takılmış durumda. Bu özellikle şimdi AB mevzuatının % 70’inin Türk şirketleri için doğrudan geçerli olmasıyla oldu. Bu nedenle AB üyeliği Türk iş
dünyası için maddi bir kazanç meselesi ve işadamları arasında genel düşünce ne kadar erken olursa o kadar iyi. Aynı katılımcı, “Türkiye’nin iş yapma biçimini etkileyen ve bir ekonomi olarak işgören mevzuatın çoğu ve politikaların büyük kısmı, demokratik temsilcilerimizin karar verme sürecinde yer almadığı Brüksel’de kararlaştırılıyor.” demiştir. Bu görüş, Avrupa’daki yabancı düşmanı sağ partilerin olası yükselişi gibi gelişmeleri izlemek ve ABD ile Çin arasındaki ekonomik alanda kutuplaşmaya karşı strateji geliştirebilmek ve bu gelişmeler karşısında Türkiye’nin duruşunun değerlendirilebilmesi için AB’ye yıllık ilerleme raporu hazırlaması ile giderilebilecek geçici bir eksiklik olduğunu gösterdi.
Aidiyet, Çok Kültürlü Kimlik ve Avrupa Projesi
Türkiye kültürel açıdan AB’ye ait olabilir mi? Bu soru aslında bazı üye devletlerin Türkiye’nin katılımına itirazlarının temelinde yatıyor. Bu görüşe göre, Türkiye kültürel açıdan çok farklı ve Avrupa kulübüne uyacak kadar Avrupalı değil. Ancak farklı konuşmacıların da belirttiği üzere, ‘kültür’ bu bağlamda “din” için şifreli bir sözcük olarak kullanılıyor. AB hâlihazırda İngiltere ve İtalya örneğindeki gibi birbiri ile kökten farklılıklara sahip çok sayıda üye ülkeyi barındırıyor. Türkiye için hissedilen karşıtlığın temelinde, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir ülke kimliğine sahip olması yer almakta. Türkiye aleyhinde çalışanlar, sıklıkla AB’yi bir Hristiyan Kulübü olarak muhafaza etmek isteyenler olarak tanımlamaktadırlar.
Bir akademisyen katılımcı, bu görüşün “uygarlık eşittir kültür” zihniyetini yaratan Samuel Huntington’ın Medeniyetler Çatışması’nda ileri sürülen kuramdan geldiğini belirtti. Batı Avrupalı bir siyasetçi ise, böyle bir yaklaşımın AB üyesi ulus yurttaşlarının kültürel kimliklerinden vazgeçmeksizin egemenlik unsurlarını Brüksel’e devretmesini sağlayan ve Avrupa’nın ana ilkesi olan bütünleşme anlayışına karşı olduğunu söyleyerek eleştirdi. Sonuçlar, Lizbon Antlaşması’nın 9. Maddesinde belirtildiği üzere “çeşitlilik içinde birlik” sağlamıştır; buna göre bir üye devletin tüm yurttaşları birliğin bir üyesi olacak ancak AB yurttaşlığı ulusal yurttaşlığın yerini almak yerine buna eklenecektir. Diğer bir deyişle, AB birden fazla kültürel kimliği kabul etmektedir. Din konusunu Türkiye’nin üyeliğine karşı bir sav olarak ortaya koymak, AB’nin temel değerine de aykırı düşmekteydi: din ve devletin ayrılması ile çoğulcu düşüncenin kurulması. Aynı siyasetçiye göre “Eğer AB’nin kendisini din ve devletin ayrılması olarak görürseniz, bu savı başka bir devlete karşı sırf nüfusunun çoğunluğu Müslüman olduğu için kullanamazsınız.” Bu yüzden, Türkiye’nin vasıfları 1993’te belirlenen ve ortak bir kültürel kimliğe değinmeyen Kopenhag kriterlerine göre değerlendirilmelidir. Kriterler bunun yerine üyelerden iyi işleyen bir pazar ekonomisi ile demokrasiye sahip olmalarını ve insan hakları ile dinsel azınlıklara saygı göstermelerini istemiştir.
Bir Türk siyasetçi tek kimliğin çoğu durumda bireyler için bile mümkün olmadığını belirtmiş ve hâlihazırda AB üyesi ülkelerde yaşayan ve aralarında pek çok Türk kökenlinin de bulunduğu milyonlarca Müslüman vatandaşa işaret etmiştir. Bireyler dinsel ve kültürel kimlikler yerine insan hakları ve hukukun üstünlüğü çerçevesinde tanımlanmalıdırlar.
Katılımıcı, bütünleşme ve asimilasyon arasındaki farka dikkati çekmiş, asimilasyonu bir kültürün yok edilmesi olarak tanımlamış ve insan haklarıyla bağdaşmayacağını belirtmiştir. Bir diğer Türk konuşmacı Avrupalı kimliğinin asla sabit olmadığına ve sürekli bir yeniden tanımlanma sürecinden geçtiği vurgusnu yapmıştır.
Avrupa’nın Küresel Sorunları ve Stratejik İşbirliği
AB, katılım süreci konusunda devam eden belirsizlik yüzünden Türkiye’nin büyüyen bölgesel ve jeostratejik rolünden yararlanamamaktadır. Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından geliştirilen ve stratejik derinlik olarak adlandırılan politikaya göre Türkiye, Orta Doğu’daki Arap komşularının çoğuyla, Kafkaslar’daki komşularıyla ve bunların yanı sıra İran ve Rusya ile ilişkilerini güçlendirmiştir. Bu yaklaşım büyük ticari ve ekonomik faydalar sağlamıştır: 2000 yılındaki 2,7 milyar dolarlık ihracata karşılık Türkiye geçen sene 11 komşu ülkeye 28 milyar dolar değerinde ihracat yapmıştır. Ancak bu durum Türkiye’nin AB’deki müttefiklerine ek bir fayda sağlamamıştır.
Bir Türk milletvekili “üyelik sürecinde yaşanan belirsizlik nedeniyle bilgilerimizi paylaşmıyoruz. Fransa ve diğer bazı ülkelerin hâlihazırda devam etmekte olan basın açıklamaları, özellikle de komşuluk ve bazı özel ilişkilerimiz söz konusu olduğunda çok uyumlu olabilecek ilişkiyi zedelemektedir. Türkiye’nin Küçük Asya’da yer aldığı ve bu yüzden AB’ye giremeyeceğine ya da Türkiye’nin Müslüman olduğu ve dolayısıyla uyumlu olmadığına dair açıklamalar işbirliği ortaklığı ve buna duyulan isteği azaltmaktadır.” dedi.
Sorun, pek çok Avrupa ülkesindeki politikacıların Türkiye’nin bu yeni ve daha iddialı rolünü kavramak için gereken zihinsel değişimi gerçekleştirememiş olmalarından kaynaklanmaktadır. Bundan somut bir biçimde yararlanan ülkelerden biri, 2007’de Basra Körfezi’nde İran Devrim Muhafızlarınca alıkonulan Deniz Kuvvetlerine mensup 15 askeri personelinin serbest bırakılması için Tahran’daki Türkiye Büyükelçiliği’nden yardım alan İngiltere’dir. Türkiye bu sene İran’daki tartışmalı başkanlık seçiminin ardından tutuklanan İngiltere Büyükelçiliği’nin sekiz İran uyruklu çalışanının serbest bırakılmasında da benzer bir rol oynadı.
Bazı Avrupa hükümetlerinin Türkiye’yi kabul etmekteki tereddütlerine rağmen büyük şirketlerin aksi yönde hareket ederek, Türkiye’ye yatırım yapıyor olması katılımcılardan birini politik ve ekonomik boyutlar arasındaki “bağlantısızlık” konusuna dikkatlerimizi çekmiştir.
Aynı zamanda, Türkiye için AB üyeliği ekonomik nedenlerle çekici bir öneri olmaya devam etmektedir. Üst düzey bir şirket yöneticisine göre, geçen yılki sarsıcı mali krize rağmen AB’nin genişleme, avro ve tek pazar konularındaki başarıları kalıcı olmuştur.
Türkiye’nin üyeliği, genişleme sürecinin daha detaylı bir süreç olmasına rağmen sürecin durmayacağına işaret ediyor olabilir. Şirket yöneticisi, AB’nin her genişleme aşamasının sonucunda daha da güçlendiğine ve ekonomik olarak daha rekabetçi hale geldiğine inanmaktadır.
Aynı şekilde, her ne kadar para biriminin idaresi, bölgesindeki ülkelerin farklı iki ekonomik politikası sonucunda hatırı sayılır derecede baskı altında kalsa da, avronun ayakta kalması olasılık dâhilindedir. Bir taraf kamu maliyesini dengelemek için harcamaları kısıtlamak isterken ağırlıklı olarak Akdeniz ülkelerinden oluşan ikinci taraf ise Maastricht kriterlerine aykırı bir biçimde ekonomilerini canlandırmaya çalışmaktdır. Yine de herhangi bir ülkenin avrodan vazgeçmesi pek olası görülmemektedir. Diğer yandan, Almanya’nın tek para birimi projesine karşı duyduğu siyasi sorumluluk, büyük olasılıkla ekonomik gücüne dayanarak avroyu bırakma isteğine galip gelecektir.
Aynı biçimde, henüz tamamlanmamış olmasına ve gelecekte ekonomik milliyetçiliğin getirdiği güçlüklerle karşı karşıya kalma olasılığına rağmen, tek pazar ulusal ekonomilerle öylesine iç içe geçmiş durumdaydı ki, kalıcı olacak gibi görünmektedir.
Sonuç: Türkiye ve Avrupa’nın Geleceği
Konferansın atmosferinin önceki yıllara göre daha olumlu olduğu düşünülmektedir. Devam eden zorluklara rağmen, pek çok gösterge Türkiye’nin AB’ye katılma girişiminin doğru yönde ilerlediğine işaret etmektedir. Bunlar:
1.
Bir Fransız bakanının Fransa’nın AB müktesebatındaki 8 yeni başlığın açılması için destek vereceğini doğrulayan yorumlarıydı. Bu yorumlar Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün son Paris ziyaretinde görülen işaretleri pekiştirdi. Fransızların kültür ve kimlik ile ilgili soruların yerine ortak strateji ve güvenlik sorunlarını vurgulamaları da dikkati çekti,
2.
Üst düzey Türk siyasetçilerinin Türkiye’nin AB üyeliğinden sağlayacağı faydaları belirgin bir biçimde kabul eden açıklamaları. Bu açıklamalar, üyeliğe halkın desteğini sağlamak için gerekli görülüyordu,
3.
Türk katılımcıların Türkiye’nin kendi içindeki çeşitlilik konusunda gittikçe daha rahat hissettiğini gösteren açıklamaları. Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenilerin öldürülmeleriyle ilgili tartışmalar geçtiğimiz beş yıl içinde hassasiyetini kaybederken Ermenistan ile ilişkilerdeki yakınlaşma bahsi geçen gelişmelerin göstergesi olarak görülmekteydi. Kürtlere ve Alevilere karşı resmi tutumun değişmesi de bu rahatlamış atmosferi yansıtmaktaydı,
4.
Türkiye ve AB arasındaki bütünleşme katılım sürecinden bağımsız olarak toplumsal ve ekonomik seviyede gerçekleşmekteydi.
İlerlemenin önündeki en önemli dört engel aşağıdakiler olarak belirlenmiştir.
1.
Kıbrıs: Türkiye’nin birliğe katılımı önündeki en büyük engel olarak görülmektedir. Uzlaşma Türkiye’nin AB nezdindeki imajını değiştirecektir. Ülkenin komşularıyla ilişkilerini iyileştirmek için sarf ettiği diğer tüm çabaları pekiştirecektir,
2.
Açılması planlanan bir sonraki başlık, iklim değişikliğinin acilen önlem almaya zorlaması nedeniyle çok önemli olan ancak uygulaması masraflı olacağından özellikle iş çevreleri için sorun yaratacak olan çevredir. Maliyetler hesaplandığında
insanları AB üyeliğinin faydaları konusunda ikna etmek zorlaşacaktır. Bunun için üyeliğin ekonomik fayda sağlayacağına inandırmak üzere şimdiden çaba sarf edilmeye başlanmalıdır,
3.
Çevrenin ardından hangi başlıkların açılacağı. Müzakerecilerin elinde açılacak başlık kalmamakta ve bu da ivmenin kaybolması tehlikesini yaratmaktadır,
4.
Türkiye’nin mevcut siyasi yapısında üyeliğin faydaları konusundaki ayrışmalar. 2005’te katılım müzakerelerinin başlaması tüm partilerce iyi karşılanmıştı çünkü farklı parti ve grupların her biri bundan faydalanabileceklerini düşünmüşlerdi. Ancak AB’nin türban meselesi gibi Türkiye’nin içişleriyle ilgili tartışmalarda tarafsız bir tutum sergilemesiyle bu durum ortadan kalktı. AB’ye katılım için istenen değişikliklerin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçebilmesi için her iki tarafın oybirliği gerekli görülmektedir.
Türkiye’nin hâlihazırda AB’ye katılmış olduğuna dair hayali bir senaryo üzerine yapılan konuşmada ortaya ilginç sorular çıkarılmıştır. 1980 darbesinin hiç olmadığı ve katılım müzakerelerinin başarıyla tamamlandığı varsayılsa, Boğaziçi Konferansı’nda neler konuşulurdu?
Olası yanıtlar aşağıdaki gibi özetlenebilir:
1. İran ve bölgedeki artan nükleer silahlanma krizi konuları nasıl ele alınmalıdır? Türkiye başkanlığındaki bir AB bu durumun engellenmesi için İran’la yapılacak görüşmelerde liderlik rolünü üstlenirdi.
2. Ekonomik krizin yönetimi: Ekonomik darboğazın korkulduğu kadar etkili olmaması Türkiye’ye bir rahatlama hissi verdi ama avro bölgesinin hem içinde hem de dışında kriz yönetimi ile ilgilenecek bir mekanizmaya ihtiyaç duyulduğunu ortaya çıkardı.
3. İklim değişikliği: bu konu hem su kaynaklarını hem de insan göçünü etkileyecektir. İklim değişikliğinin etkileri 2020’ye gelindiğinde şu an göremediğimiz bir biçimde kendini hissettirecektir.
4. Rusya ve Azerbaycan da dâhil olmak üzere bir uluslar bloğunu da kapsayan bütünleşmiş bir bölgesel pazarın meydana getirilmesi. Türkiye’nin bir AB üyesi olarak böyle bir bloğu oluşturması daha kolay olurdu.
Kaynak: Euractiv















0 Yorum