EurActiv Türkiye röportajı yayınlıyor:
EurActiv (EA): Sayın Acet, Almanya’da yeni hükümet Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyelerini desteklemiyor. Hayal kırıklığı yaşıyor musunuz?
Almanya’nın Türkiye ile güçlü bağları var. Muhafazakârlarla liberaller arasındaki koalisyon anlaşmasına bakarsanız Türkiye’nin AB üyeliği konusunda şikâyet etmek mümkün görülmüyor. Almanya’nın Türkiye ile müzakerelerin devamı için kendi normal politikasına tamamen bağlı olduğunu anlıyoruz. Almanya sözünü yerime getirme konusunda güçlü bir gelenekten geliyor. Bu aynı zamanda Avrupa’nın değeri.
Almanya’nın duruşu sizi gerçekten tatmin ediyor mu? Başbakan Angela Merkel Türkiye için “ayrıcalıklı ortaklık” istiyor, üyelik değil…
Türkiye’nin katılımla ilgili siyasi sorunlardan kaçınabilmesi için Almanya’nın daha güçlü bir rol almasını görmek isteriz. Müzakerelerle hiçbir ilgisi olmayan unsurlar müzakerelerde söz konusu edildi; örneğin Kıbrıs sorunu. Sonuç: Türkiye sekiz yeni başlık açabilecek ya da herhangi bir başlığı kapayabilecek durumda değil. Bu adil değil. Aday ülkelerden hiç biri böyle bir durumla karşılaşmadı. Bu bir cezalandırma şekli. Arkadaşlarımızın kendi nüfuzlarını kullanarak Kıbrıs sorununun çözümü için daha fazla yardımcı olmalarını bekliyoruz. Büyük üye devletlerin liderlik edip sorunları izlemekten çok çözebilecek durumda olduklarını göstermeleri gerekir.
Motivasyonu artırmalıyız
EA: Türkiye’nın katılım meselesinin seçim kampanyalarında kötüye kullanıldığını düşünüyor musunuz?
Almanya, Fransa ve diğer bazı ülkeler seçim öncesi dönemlerde izlerseniz Türkiye’nin üyeliğine karşı ve genel olarak genişlemeye karşı her zaman bir tür tavır alındığını görürsünüz. Elbette bu yardımcı olmuyor. Eğer Nicolas Sarkozy veya Merkel Türkiye-AB çıkarlarını zedeleyecek bir şey söylüyorsa herkes AB’nin tamamının kendilerini istemediği hissine kapılıyor ve tabii ki bu doğru değil. Bu durum isteği azaltıyor. Ama motivasyonu artırmamız lazım çünkü Türkiye’nin üye olması herkesin yararına. Dolayısıyla siyasetçilerin seçim öncesi açıklamaları hiç yardımcı olmuyor.
Bırakın ev ödevimizi yapalım
EA: Türkiye’deki AB-yanlısı motivasyonun artırılması için Almanya’nın ne yapması gerekiyor?
Tek yapmaları gereken şey işe her zamanki gibi devam etmeleri. İstediğimiz tek şey bu. Konsey 2005’te Türkiye ile müzakerelerin başlatılmasına karar verdi, süreci ve katılım başlıklarını tanımlayan müzakere çerçevesini hazırladı. Biz bunu takip ediyoruz. İstediğimiz tek şey AB’ye üye olmamız için yapmamız gereken ev ödevini bırakın yapalım ve işe devam edelim. Reformlara devam edelim, siyasi kıstasları yerine getirmeye devam edelim.
Bugünün değil yarının Türkiye’sine bakmak gerek
EA:Almanya’da Türkiye’nin muhtemel katılımına ilişkin eleştirilere nasıl bakıyorsunuz?
Sanırım politikacıların çoğunun yaptığı en büyük hata bugünün Türkiye’sine bakıyor olmaları. Bugünün Türkiye’si mükemmel değil, bir büyükelçi olarak bunu itiraf edebilirim. Müzakereleri tamamlamış yarının Türkiye’sine bakmaları gerekiyor. Otuzbeş başlıktan yalnızca on birini açtık. Avrupa Birliği’nin ortalama standartlarını yakalamış gelecekteki Türkiye’ye bakmamız lazım. Zaten ekonomik açıdan standartların ötesindeyiz. Avrupa bizim en iyi iş ortağımız. Türkiye dünyanın on yedinci büyük ekonomisi. Bizi, bugünkü halimizle değerlendirmeyin. Bizi yarınki durumumuza göre değerlendirin. Ve bu “yarın” geldiğinde eğer katılmamızı istemiyorsanız buna itiraz etmeyeceğiz. Ama kararınızı o zaman verin. Böyle olması gerekiyor. Anack, bugün Türkiye Avrupalı değil derseniz veya üye olmamalı veya “ayrıcalıklı ortak” olmalı derseniz, bu futbol maçının ortasında oyunun kurallarını değiştirmeye benzer; bir takımın oyuncularına bir top yerine iki topla oynama izni vermeye benzer. Adil değil. Sonuç: Türk halkının genel olarak hissiyatı “Türkiye AB’ye katılmak istiyor ama AB onu istemiyor” şeklinde.
EA: Bunca yıl sonra AB Türkiye’ye gerçekten “Hayır” derse, bunun hiç sorun olmayacağını söyleyebilir misiniz gerçekten?
Elbette. Eğer Türkiye müzakereleri tamamlarsa Avrupa’nın modern çevre, iyi yönetim, demokratikleşme gibi yasaları sayesinde çok iyi bir yaşam standardı yakalamış olacağız. Bu standartlarla geleceğimiz konusunda özgüven duyabilecek bir durumda olacağız. Ancak tabii ki bunlar birer tahmin. Bugün gerçek olan tek bir şey var: Bütün Türk hükümetleri ve liderleri Türkiye’nin AB’ye katılımından yana. Bu bizim kimliğimizin bir parçası. Türkiye 1923’te cumhuriyet ilan ettiğinden beri yüzümüz Batı’ya dönük.
Gün gelecek Türkler karar verecek
EA: AB’nin Türkiye ile bütünleşmeye “uygun” olduğunu düşünüyor musunuz?
Türk kamuoyu Avrupa’yı ilgilendiren konuların pek farkında değil, müzakereler ve Kıbrıs sorununa çok fazla yoğunlaşıyorlar. Lizbon anlaşması ya da “yetki ikamesi ilkesi” nedir bilmiyorlar. Türk halkı AB’nin gerçeğini öğrendiğinde bu bir şok olacak. Şikâyetçi değilim ama zaman gelecek ve Türkler katılıp katılmamak konusunda kendileri karar vermek durumunda kalacaklar.
EA: Alman kamuoynunun Türkiye’nin önemini anladığını düşünüyor musunuz?
Eğer Avrupa’da Türkiye’nin önemini bilen bir ülke varsa o da Almanya’dır. Almanya’nın ve Türkiye’nin birbirinden mesafe olarak uzak ama ilişkiler bakımından yakın olmasını birçok kişi anlayamaz. Bu Türkiye’ye her yıl dört milyon Alman turistin gelmesi değil. Bu daha çok Almanya’da kendi kültürlerinin olumlu ve olumsuz bazı yanlarını bu ülkeye bırakan büyük bir Türk toplumunun yaşıyor olması. Her Alman bir Türk’ü bir Amerikalı ya da İngilizin anladığından daha iyi anlar. Bu nedenle Almanların muhtemelen Türkiye’nin AB üyeliğinin önemini diğerlerinden daha fazla anlayacağına inanıyorum. Alman hükümeti bunu çok iyi anlıyor; birbirimizden karşı çıkarımız çok fazla. Hemen akla geliveren bazıları: OrtaDoğu, Kafkasya, petrol…
Rol çalmak yerine rol paylaşalım
EA: Ama birçok insan Türkiye’yi gerçekten AB’nin bir parçası olarak göremiyor…
İş Türkiye’nin nasıl ve neden Avrupa Birliği’nin bir parçası olabileceğine gelince vizyon eksikliği söz konusu. İsim vermeyeceğim ama yeni üyelerden bazılarına bakarsanız bağlantının eksik olduğunu görürsünüz. Eğer AB yumuşak güç olmak istiyorsa Türkiye’siz hiçbir yere gidemez. Size bunu temin ederim. Çıkar alanlarında her zaman bu kilit noktada duracağız ve Avrupalılar’dan rol çalacağız. Ancak rolü çalmak yerine neden paylaşmayalım ki? Bu, insanların eğer vizyon sahibiyseler görebilecekleri bir şey.
EA: Türkiye AB-enerji politikasında önemli bir rol oynuyor. Türkiye’den Nabucco ve Güney Akım projelerini desteklemesi istendi. Ancak projeler birbiriyle çelişiyor…
Türkiye, enerji güvenliğini ve çeşitliliğini sağlayan her projeye destek verir. Elbette Güney Akım çok fazla desteklenmiyor çünkü Nabucco Türkiye üzerinden geçecek ve bize yarar sağlayacak. Ancak: Güney Akım gibi enerji güvenliği ve kaynağı sağlayan bir projeye de karşı çıkamazsınız. Bu iki boru hattı belli bir noktaya kadar birbiriyle çelişkili ama aynı zamanda aynı çıkarı temsil ediyorlar: Enerji çeşitliliği. Genel olarak: BU bölgede politika, göç ve enerji konularında çok fazla çıkarımız var ve Türkiye her zaman bir aktör.
Komşularla kötü ilişki lüksümüz yok
EA: Türk dış politikasının resmi tezi “komşularla sıfır sorun”. Gerçekten de hem AB hem de İran’la iyi ilişkiler olabileceğine inanıyor musunuz?
Almanya’nın İran gibi bir komşusu olduğunu düşünün bir. Sonsuza kadar birlikte olduğunuz bir komşuyla ilişkileriniz kötü olabilir mi? Türkiye’nin komşularıyla kötü ilişkiler sürdürme gibi bir lüksü yok.
“Sıfır sorun politika”mızı başarılı bir şekilde sürdürebilirsek –ki bu son derece zor – bölgesel sorunları çözebilme noktasında çok güçlü bir konumda oluruz. Bir örnek: Geçmişte Suriye ile PKK yüzünden ve su yüzünden çatışmalarımız oldu. Bugün Suriye ile ilişkilerimiz mükemmel. İlişkiler geliştiği için güneydeki vilayetlerde sınır ticareti sayesinde ekonomi patlaması yaşandı. Suriye, Irak, İran ve Azerbaycan’la sınır ticareti yapıyoruz. Bu nedenle şu anda Ermenistan ile de aramızı düzeltmek istiyoruz.
Ancak bu politika komşularımızla yaşayacağımız ciddi çıkar çekişmelerinin bölgede yaşayan insanlar üzerinde ekonomik etkiler yaratması anlamına geliyor. Batı bunu aklında tutmalı.
EA: Politikanız Batı’da yanlış mı anlaşılıyor?
Şunu söylemek isterim: Türkiye’de hiç kimse Orta Doğu’da oyunun ya da şovun kurallarını belirleyen gerçekten büyük bir güçmüşüz gibi hareket etmek istemiyor. Yalnızca barış istiyoruz, Orta Doğu’nun emniyetli bir yer olmasını ve güvende olmasını istiyoruz. Gazze ve Filistin sorununun çözülmesini istiyoruz. Barışın getireceği ve kimsenin kaybetmek istemeyeceği ekonomik çıkarların çok büyük olduğunu biliyoruz. Türkiye, sınırlar açıldığında ve insanlar serbestçe seyahat edebildiğinde Orta Doğu barışından son derece büyük yararlar elde edecek bir ülke.
EA: İran’a gelince, Türk politikası yatıştırma şeklinde anlaşılabilir…
Hayır, ama İran’a karşı BM yaptırımlarından önce çözüm bulmak için gösterilen çabaların artık tükendiğinden emin olmak istiyoruz. Bu nedenle başbakanımız ve dış işleri bakanımız İran’a giderek oradaki siyasi liderlerle görüştüler. Diğer tarafla yani Batı ile konuştuklarında hala manevra kabiliyeti olduğunu görülüyor. Ama sonunda uluslararası toplumun ve Güvenlik Konseyi’nin sorumlu bir üyesiyiz: Türkiye, Birleşmiş Milletler’in aldığı her karara uyacaktır. Ancak İran bizim komşumuz ve kendileriyle güçlü bağları olan sınırlı sayıda ülkelerden biriyiz. Zorlu bir mücadeleden kaçınılması için her şeyin yağıldığına emin olmak istiyoruz.
EA: Bir başka konuya geçelim. Türkiye’nin ekonomik büyümesinin 2010’da yüzde 5 olacağı bildirildi. Kriz sona mı erdi?
Mali açıdan krizi çok iyi yönettik. 2001’de kendi ekonomik krizimizi yaşadık ki bu kötü bankacılık sisteminin bir sonucuydu. 2001 sonrasında ekonomiyi yeniden şekillendirmek ve darmadağın bankacılığı sıkı kontrol altına almak için yaptığımız reformlar sayesinde yaşadığımız krizi iyi idare ettik. Hiçbir banka iflas etmedi ya da hükümet hiçbirini kurtarmak zorunda kalmadı. Bazı Avrupa merkezli bankaların karşılaştıkları problemler tabii ki Türkiye’yi etkiledi. Ancak ihracat merkezli olduğumuz için bu küresel kriz bizi Almanya gibi etkiledi. Yani daha az ihracat, daha az üretim daha fazla işsizlik. Hükümet vergi teşvikleriyle yardımcı oldu ve KDV oranlarını düşürerek yeni otomobillerin satın alınmasını kolaylaştırdı. Özetle, işlerin yolunda gittiğinin en iyi göstergesi kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin notunu yükseltmeleri oldu. Yatırımcıysanız ve Türkiye’ye harcayacak çok paranız varsa, size kesinlikle: Yatırımlarınıza devam etmenizi söyleyebilirim. Yapısal reformlarımız ve AB için yaptığımız reformlar Türkiye’de doğrudan yabancı yatırımlarını artırdı. Bu zamanda Türkiye’de yatırım yapmak diğer ülkelere göre hem daha kolay hem de daha güvenli.
İsviçreliler İslam’ı tanımıyor
EA: Geçen haftalarda Avrupa’da İslam kültürüyle ilgili bir başka tartışma yaşadık. İsviçre’deki minare ihtilafıyla ilgili görüşleriniz nelerdir?
İnsan haklarına ve ibadethane inşa etme hakkına inanan herkes için şok edici bir sonuçtu. Türkiye geçmişte Müslüman olmayanların ibadethane inşa etmelerini zorlaştıran yasaları olduğu gerekçesiyle uzun bir süre eleştirildi. Ancak AB müzakere sürecinde yasalarımızı değiştirdik ve şimdi mükemmel bir resim veriyoruz. Artık İsviçre’nin kararını eleştirebilecek bir konumdayım çünkü bizim ibadetle ilgili kısıtlamalarımız yok. Ama sanıyorum ki minareyle ilgili oylamanın sonucu yanlış algılamadan kaynaklanıyor. İsviçreliler İslam’ı pek tanımıyor; onun bir barış dini olduğunu bilmiyor.
İkincisi herkesi 9/11’dan sonra medeniyetler ittifakı kurmak için cesaretlendirdiğimiz bir sırada bu şok oldu. Karar demokratik değerlerin en yüksek standartlarına sahip ülkelerden birinde alındı. Umarım İslam dünyasında veya AB’de Danimarka’da yaşanan “karikatür krizi”nde olduğu gibi olumsuz yankı uyandırmaz. Benzer şeyler kültürleri yaklaştırmaya yardım etmiyor. Yarardan çok zarar veriyor.
EA: Ne öğrenebiliriz?
İbadet ve din özgürlüğü söz konusu olduğunda her ülkenin en üst düzeyde hoşgörü standardına erişmiş olması gerekiyor. Sanıyorum Almanya dinde hoşgörü konusunda iyi bir örnek oluşturuyor. Kültür, ırk ve din anlamında farklı olan “öteki”ne karşı çok hassas olmalıyız. Doğu ve Batı birbirlerinin hassasiyetlerini daha iyi anlamalı.
EA : Türkiye’deki tepki nasıldı?
Bazı politikacılar tabii çok sert açıklamalar yaptılar. İsviçre hükümetinin bu anlamda uzlaşma arayan açıklamalar yapmasını anlıyorum. İsviçre duruma çare arıyor ve hatanın düzeltilmesini istiyor. Bu Türkiye’de hemen hemen iyi algılandı.
Türkiye ve İspanya Birleşmiş Milletler girişimi olan “Medeniyetler İttifakı”nın eş-başkanları. Bu ittifak karikatür krizinin hemen sonrasında başladı. Amaç, farklı kültürleri bir araya getirmek. Bu nedenle bu tür konularda Türkiye’nin özel bir sorumluluğu var.
EA: Boykot belirtisi var mı?
Bir siyasetçimiz İsviçre bankalarının boykot edilmesini istedi ama bu muhtemelen duygusal bir ifade tarzıydı. Çünkü bizim politikamız bu değil. Türkiye laik bir ülke. İslam ulus temelinde temsil edilmiyor.
Türkiye’den çok Almanya’ya yakın bir nesil geliyor
EA: Göç sorunu birçok AB ülkesinde tartışılıyor. Bir hükümet entegrasyonun başarılı olabilmesi için ne yapabilir?
Hükümetin entegrasyon politikası olması çok olumlu bir adım. Almanya burada kalacak çok sayıda göçmen olduğunu ve entegre olmaları gerektiğini kabul ediyor. Bu gerçeğin kabul edilmesi çok iyi bir başlangıç. Ve bu gerçeğin inkar edilmesi başını kuma gömen devekuşu gibi yaşamak. Öte yandan bir ülkede mutlu yaşamak için kendiniz güvende hissetmeni gerekir; insanın doğası böyle. Ve kabul edilebilir olduğunuzu hissetmeniz gerekir ki bu duygusal açıdan çok daha fazla anlamda insanın doğası. Eğer biri kendini güvende ve kabul görmüş hissetmezse bu ülkede mutlu ve başarılı olamayacaktır.
EA: İkinci, üçüncü nesil göçmenler sık sık kimlik sorunu yaşadıklarını bildiriyor. Ne dersiniz onlar Türk mü Alman mı?
Eğer Alman pasaportu taşıyorlarsa Alman, Türk pasaportu taşıyorlarsa Türk. Burada kalmaya karar veren Türklere Alman vatandaşı olmalarını salık veriyoruz. Bu, sorumlu vatandaş olmak, seçimlere katılmak ve Almanya’nın yaşam tarzına katkıda bulunmak demek. Aksi halde misafir olarak kalırsınız. Ve bu da yeterli değil. Alman vatandaşı değilseniz neden burada sonsuza kadar yaşayacaksınız ki? İnsanları iyi günde de kötü günde de Alman vatandaşlığını almaları için yüreklendiriyoruz. Bunu şimdi görebilirsiniz: Türkiyeliler Winnenden saldırısı gibi ulusal felaketlerden paylarını alıyorlar. Ve Alman milli futbol takımı bir maçta yenildiğinde onlar da üzülüyor. Bu tür bir paylaşım yaşıyorsanız, bütünleşmişsiniz demektir.
EA: Ama bazı Türklerin yaptığı gibi hem hala Türk televizyonunu seyredip hem de Almanca konuşmazsanız nasıl pay alabilirsiniz?
Soruna parmak bastınız. Bütün mesele Türk toplumunda farkındalık yaratmak: Eğer çocukları Almancayı düzgün öğrenmezlerse, kaybedilmişlerden olacaklar ve sonunda hayatta da başarısız olacaklar. Onların kendi çocukları için sorumluluk sahibi olmalarını istiyoruz. Bu televizyon kişilikle ilintili. Aynı şekilde bir İtalyan kalbinde her zaman bir İtalyan ve bir Alman hep Alman kalacaktır. Çünkü o ülkelerde doğdular, anne-babaları orada. Ama aklıyla ve yüreğiyle Türk toplumuna ait biri aynı zamanda Almanya’nın da parçası olması. Türkiye’den çok Almanya’ya yakın genç bir nesil görüyorum.”
Söyleşi: Ewald König, Michael Kaczmarek, Alexander Wragge
Kaynak: Euractiv