AKADEMİK ÖZGÜRLÜK


ULUSLARARASI İLİŞKİLER ÖĞRENCİLERİNİN REHBER SİTESİ




2009-12-20 içindeki 28 yayından en yeni 11 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster
2009-12-20 içindeki 28 yayından en yeni 11 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster

Gürcistan ve Rusya Kara Sınırını Açma Konusunda Anlaştı

Gönderen Orhan YILMAZ 26 Aralık 2009 Cumartesi 0 yorum


Gürcistan'la Rusya kara sınırını yeniden açma konusunda anlaştı. İki ülke arasında, Kazbek-Yukarı Lars sınır kapısının açılması konusunda anlaşmaya varıldı.






Kazbek-Yukarı Lars sınır kapısının Mart ayı başında açılması planlanıyor. Ancak kesin tarih, 2 hafta içinde hazırlanacak olan protokolde belirlenecek. Kazbek-Yukarı Lars, Gürcistan'la Rusya arasında, Moskova desteğindeki ayrılıkçı Abhazya ve Güney Osetya'da bulunanlar dışındaki tek sınır kapısı.

Sınır kapısı 2006 yılında Rusya tarafından kapatılmıştı. Gürcü yetkililer, Moskova'nın sınırı, Gürcistan’ın Batı ve NATO'yla yakınlaşmasına misilleme olarak kapattığını savunuyordu.



Kaynak: voanews


Britanya'dan yola çıkıp Ankara'da ağırlanan İnsani Yardım Konvoyu, İsrail saldırısının yıldönümünde Gazze'ye ulaşmayı hedefliyor. Şam durağına 'Vur vur Hamas, Tel Aviv'i vur' sloganları atan Türk katılımcılar damga vurdu.






İsrail’in Dökme Kurşun operasyonunun yıldönümü yaklaşırken yaraları sarılmayan Gazze dün Noel’i de abluka altında ve yokluk içinde geçirdi. 6 Aralık’ta Gazze’ye yardım götürmek üzere Britanya’dan yola çıkan yardım konvoyu ise Türkiye’nin ardından Suriye ve Ürdün’e ulaştı. Önceki gün konvoyun gelişi sebebiyle Şam’da düzenlenen toplantıda Türk katılımcıların ‘Hamas Tel Aviv’i vur’ sloganı atıp tekbir getirerek sahneye yürümesi Arapları bile şaşırttı.

Britanyalı vekil George Galloway’ın başkanlık ettiği ve İtalya, Fransa, Yunanistan’dan da geçmiş konvoy Şam’da coşkuyla karşılandı. Konvoyda 250 araç ve 357 kişi bulunuyor. Araçların 77’si Avrupa, 64’ü Türkiye’den. Tıbbi malzemelerden ambulans ve çöp toplama kamyonuna dek yardım malzemeleri de konvoyla birlikte Gazze’ye götürülüyor. Bu, Britanya’dan şubat ve temmuz aylarının ardından Gazze’ye yola çıkan üçüncü kafile. Türkiye’de mecliste ağırlanan konvoyun Türkiye ayağını İnsani Yardım Vakfı (İHH) organize etmişti. Vakıf yetkilileri, Türkiye’de 15 gün içinde 10 milyon TL değerinde yardım topladıklarını belirtti.

Konvoyun Şam’a gelişi nedeniyle düzenlenen toplantı Hamas’ın gövde gösterisine dönüştü. Siyasi Büro Şefi Halid Meşal’in yardımcısı Musa Ebu Marzuk dahil pek çok Hamaslının katıldığı toplantıda ‘One minute’ pankartları ve Türk bayrakları açıldı. Türk katılımcıların Türçe ‘Hepimiz Hamas’ın askerleriyiz’ ve ‘Vur vur, Hamas vur, Tel Aviv’i vur’ sloglanları attı. Bir ara Türk katılımcılar ellerindeki pankartlarla tekbir atarak sahneye yürümeye başladı. Toplantıyı ön tarafta izleyen ve sıkı korunan Hamas yetkilileri, Türk katılımcılar yüzünden sahne önündeki yerini değiştirdi. Toplantıda Galloway, Britanya ve İsrail hükümetlerini ağır ifadelerle eleştirdi.

Dün Ürdün’e geçen konvoyun, operasyonun yıldönümü olan 27 Aralık’ta Mısır’daki Refah sınırına varması öngörülüyor. Daha önce iki yardım konvoyuna izin veren Mısırlı yetkililer, dün en doğrudan yol olan Nüveybe limanından açılmaya izin vermeyeceklerini, sadece el Ariş limanından gidilebileceğini söyledi. Bu da Akdeniz’den Gazze’ye ulaşmak için Sina Yarımadası’nı dolaşıp Süveyş Kanalı’ndan geçmek demek.

İsrail operasyonuna 1400 can veren ve viraneye dönen 1.5 milyon nüfuslu Gazze’de, abluka sürdüğünden, yaşamlar yeniden kurulamıyor. Saldırıda evini ve iki kızını kaybetmiş bir baba Belçika’da bir hastaneye gönderilen üçüncü kızını görmeye gidemiyor, çünkü Gazze’den çıkamıyor. Savaşta uzuvlarını yitiren onlarca kişi proteze kavuşmayı bekliyor. Binlerce kişi evsiz. Elektrik-su bir var bir yok. İsrail bölgeye beton ve çeliğin girmesine de izin vermiyor.



Kaynak: Radikal


ABD'li savunma firması Raytheon, Tayvan'la 1,1 milyar dolarlık (yaklaşık 1 milyon 664 bin TL) Patriot füze savunma sistemi anlaşması imzaladı. 







CCTV'nin (Çin Merkez Televizyonu) haberine göre, 2008 yılından beri üzerinde çalışılan anlaşma uyarınca füze üreticisi Raytheon, Tayvan için Patriot hava ve füze savunma sistemi üretecek.

Anlaşma çerçevesinde, Tayvan'da ilk olarak 960 milyon dolarlık kara donanım sistemi kurulacak.

Tayvan, ABD'den 1950-2006 yılları arasında 18 milyar dolarlık silah satın aldı.

Çin hükümeti, ABD'nin Tayvan'a silah satışına şiddetle karşı çıkıyor. Son anlaşmayla ilgili olarak Çin Dışişleri Bakanlığı, dün bir açıklama yapmış ve ABD'nin Tayvan'a silah satışına karşı olduğunu yinelemişti.

Çin'de uzmanlar, geçen ay Pekin yönetiminin Tayvan ile arasındaki buzları eritmek için Çin'in güneyinde bulunan füzeleri kaldırmasını beklediklerini söylemişti.

Çin Devlet Konseyi Tayvan İşleri Ofisi, geçen ay Çin'in bölgesel füzelerinin bazılarını taşımayı planladığını bildirmişti.

Tayvan'ın üst düzey savunma yetkilileri, Çin'in Tayvan'ı doğrudan hedef alan 1500 füzesinin olduğunu ileri sürüyor



Kaynak:AA


İran, güvence verilmesi şartıyla uranyum takasının başka bir ülkede yapılabileceğini bildirdi.






Dışişleri Bakanı Menuçehr Mutteki, devlet televizyonuna yaptığı açıklamada, uranyum değiş tokuşu önerilerine Batılı ülkelerden henüz bir cevap gelmediğini belirtti ve ''Önerimize olumlu cevap vermezlerse kedimiz uranyumu yüzde 20 zenginleştireceğiz'' dedi.

Mutteki, Batılı ülkelerin iddialarının aksine uranyum takası konusuna açıklık getirdiklerini ve önerilerini ilgili ülkelerin değerlendirmesine sunduklarını kaydetti.

Yüzde 3,5 oranında zenginleştirdikleri 400 kilogram uranyumu yüzde 20 ile Kiş adasında eş zamanlı olarak değiş tokuş yapma önerilerini hatırlatan Mutteki, Batılı ülkelerin karar vermeleri için zamanları olduğunu söyledi.

Batılı ülkelerin müzakerelerde İran karşısında ''mantıken yetersiz kaldıklarını ve dünya kamuoyunu kandıramayacaklarını'' savunan Mutteki, uranyum takasının yapılacağı yer konusunda da, ''Uranyum takasının başka bir ülke toprağında yapılmasında sorun yok, ancak Batılılar bu konudaki güvenilirliklerini ve iyi niyetlerini kanıtlamalılar'' ifadesini kullandı.

Batılı bazı ülkelere parası ödendiği halde uranyumun teslim edilmediğini gerekçe gösteren, bu konuda tam garanti isteyen Tahran yönetimi, yüzde 3,5 oranında zenginleştirdiği uranyumu kendi topraklarının dışına çıkarmaya sıcak bakmıyor ve önerilerinin kabulünü istiyor.

İran, ihtiyacı oranında zenginleştirilmiş uranyumu temin için; ilgili ülkelerden doğrudan satın alma, kendi topraklarında eş zamanlı değiş tokuş yapma ve son olarak da yerli üretimi öneriyor.

Mutteki'nin uranyum takasının yapılacağı yerle ilgili son açıklamalarının güvence şartının tekrarı olarak yorumlanıyor.

Uluslararası Atom Enerjisi Kurumunun (UAEK) hazırladığı, ABD, Rusya ve Fransa tarafından da kabul edilen, ancak Tahran yönetiminin kabul etmediği öneri, İran'ın düşük ölçekte zenginleştirdiği uranyumun yüzde 80'ini iade edilmek kaydıyla yüzde 20 oranında zenginleştirmek için Rusya'ya, yakıta dönüştürülmesi için de Fransa'ya gönderilmesini öngörüyor.

İran, yaklaşık 200 hastanenin ihtiyacını karşılamaya yönelik radyoizotoplar için Tahran'daki araştırma reaktörüne yüzde 20 zenginleştirilmiş uranyum satın almak istediğini UAEK'ye bildirmiş ve akabinde de taraflar arasında konuya ilişkin müzakerelerde bulunulmuştu.

Tahran yönetimi, kendileri hiç uranyum zenginleştirmemiş olsa dahi UAEK'nın yüzde 20'lik ihtiyacı temin etmesi gerektiğini bunun her ülke için geçerli olduğunu savunuyor.


ABD Genelkurmay Başkanı Mike Mullen 'Amerikan ordusunun İran'a yönelik bir askeri müdahale için hazır olması gerektiğini düşünüyorum' açıklamasında bulundu. 




Mullen 'Askeri müdahalenin etkisinin sınırlı olacağına ilişkin inancım hala aynı. Bu soruna diplomatik çözüm bulunmalı. Ancak her ihtimale karşı da hazırlıklar yapılmalı' dedi.





Kaynak: USAK






Sedat Laçiner
25 Aralık 2009, Cuma
slaciner@gmail.com
Bir kişiye siyasi görüşleri nedeniyle karşı çıkılabilir. Bir kişiye ekonomik görüşleri nedeniyle, hatta kişisel nedenlerden dolayı da karşı çıkılabilir, hoşlanılmayabilir. Fakat bir kişiye, bir gruba veya bir ülkeye sırf renginden dolayı, mesela siyah veya sarı olduğu için veya cinsiyetinden dolayı veya dininden dolayı karşı çıkarsanız buna ayrımcılık denir. Buna ırkçılık denir, bunadincilik denir.

Salt din nedeniyle veya cinsiyet, renk veya etnik kökeni nedeniyle bir kişiyle çalışılamayacağını, bir kişi veya bir grubun bir yerde bulunamayacağını söylerseniz bunun adı yeri geldiğinde ayrımcılık, yeri geldiğinde ırkçılık, yeri geldiğindedincilik veya cinsiyet ayrımıdır ve bunların hepsi de dünyanın her yerinde, her makul idarede yasaktır, illegaldir, yasadışıdır.

Türkiye’nin AB üyelik sürecine tepkilere baktığımızda ayrımcılık, ırkçılık ve dincilik güdüsüyle hareket edenlerin hiç de az olmadığını rahatça görebiliyoruz.

Mesela Avrupa Birliği'nin yeni başkanı ve eski Belçika Başbakanı Herman Van Rompuy Avrupa Konseyi’nin 2004 tarihli bir toplantısında, “Türkiye, Avrupa’nın parçası değildir ve asla Avrupa’nın parçası olmayacaktır” demişti. Rompuy bu konuşmasında Avrupa’nın temel değerleri olarak Hristiyanlık değerlerini göstermiş ve Türkiye’nin tam üyeliği ile birlikte bu değerlerin altının oyulacağını iddia etmişti.

“AB’nin Türkiye’nin içine alacak şekilde genişlemesi geçmişteki gibi herhangi bir genişleme değildir. Avrupa’da geçerli olan evrensel değerler ki bunlar aynı zamanda Hristiyanlığın fundemental değerleridir, Türkiye gibi büyük bir İslam ülkesinin girişiyle birlikte etkinliğini, diriliğini kaybedecektir” diyen BayRompuy’un ifadeleri gerçek anlamda bir ayrımcılığın göstergeleridir. Bu sözler kendisinin muhalefette söylediği sözler olarak değerlendirilse de bazı konulardaki görüşler zaman ve görev farklarıyla izah edilemez.

Aynı şekilde Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy 26 Eylül 2007’de “Türkiye’nin Avrupa’da yeri olduğunu düşünmüyorum” demişti. Sarkozy 2006’da İçişleri Bakanı iken verdiği bir konuşmada da “İsrail ve Lübnan Türkiye’den daha fazla Avrupalı değerlere sahip… Ben Türklere veya Müslümanlara karşı değilim, fakat ben Asyalı bir devletin AB üyeliğine karşıyım… Kürt, Hizbullah ve Filistin sorunlarının Avrupa’nın sorunları haline gelmesine karşıyım. Irak veya İran ile sınır olacak bir Avrupa’ya karşıyım” diyordu. Sarkozy Türkiye’nin Avrupa’da olmadığına dair görüşlerini 2008’de de tekrarladı.

Sarkozy de, Rompuy da, onlar gibi düşünen pek çok Batı Avrupalı da, “Türkiye'nin ekonomisi belli bir seviyeye gelmiş olabilir, Türkiye'de insan haklarında belli bir seviyeye gelinmiş olabilir, Türk siyasetinde bir demokratikleşme olgunlaşma olmuş olabilir ama Avrupa medeniyeti Hıristiyan ve Yahudi değerler üzerine bir medeniyettir demektedir. Buraya Türkiye giremez. Türkiye girip Araplarla bir ittifak kurmalıdır” demektedirler. Türkiye’nin dininden dolayı, ait olduğu kültür ve medeniyetten dolayı Avrupa Birliği’ne giremeyeceğini söylemektedirler.

Bu Avrupalılar ne kadar farkındadır bilemem ama Türkiye’ye söylenenin adıdinciliktir. Türkiye’ye söylenenin adı ırkçılıktır.

Dikkat ediniz, Türkiye’nin AB’ye girmesi ekonomik performansı nedeniyle istenmiyor değil.

Türkiye demokratikleşmesinde yaşanan sorunlar dolayısıyla istenmiyor da değil, insan hakları karnesindeki sorunlar nedeniyle istenmiyor da değil.

Türkiye AB’ye kültürel renginden dolayı, dininden dolayı istenmiyor."

Avrupa’da bir grubun derdi sadece Müslümanlar, göçmen de olsa, vatandaş da olsa Müslümanları ülkelerinde istemiyorlar. Daha doğrusu farklı olanı ülkelerinde istemiyorlar ve bu da bizim yüzlerceyıldır tanıdığımız bir hastalık.

***

Bizler dincilik dediğimizde daha çok Üsame bin Ladin'i, El Kaide'yi konuşuyoruz. Sadece aşırı İslamcıların dinci olduğundan bahsediyoruz. AmaSarkozy'nin ve AB’nin yeni başkanı Van Ronpuy'un şu anki bakış açılarıylaÜsame Bin Ladin'in bakış açısı arasında bir fark göremiyorum. Üsame Bin Ladin de Hıristiyanlarla Müslümanların aynı aile içinde yer alamayacağını, yani co-existence dediğimiz birlikte yaşamanın mümkün olamayacağını savunuyor. İsviçre’de yapılan referandum da İsviçreliler aynı şeyi savunuyorlar.

Bunlar çok farklı şeyler değil.

Türkiye aslında iki dinci grup arasında kaldı. Bir yönüyle Türkiye her iki dünyaya da ait değil. Türkiye bir co-existence'ın, yani bir bir arada yaşama formülünün ürünüdür ve başka bir yerde de yaşaması mümkün değildir. AB'nin yeni başkanının çok net bir şekilde geçmişte verdiği demeci vardır: Türkiye AB üyesi olamaz, çünkü Türkiye Müslüman’dır, böylesine büyük bir Müslüman nüfusu olan bir ülkenin AB projesi içinde yer alması mümkün değildir demiştir. Yine Sarkozy'nin de “Türkiye Avrupa’ya ait değildir, Türkiye gidip Araplarla, Müslümanlarla birlik kurmalıdır” türünden demeci vardır. Sadece onun değil, geçmişte eski Almanya Şansölyesi Helmut Kohl gibi Belçikalı, Lüksemburglu başka siyasetçilerin, özellikle de Hristiyan Demokrat partiler içindeki siyasetçilerin bu yönde çok net söylemleri vardır ve bu kişiler açıkça Türkiye dininden, kültüründen ve geldiği medeniyetten dolayı AB üyesi olamaz ifadesini kullanmışlardır.

Bunun adını açıkça, utanmadan, sıkılmadan koyalım. Böyle bir yaklaşımın adıırkçılıktır, dinciliktir, ayrımcılıktır. Yani Türkiye’ye halkının Müslüman olması gerekçesiyle AB’ye giremeyeceğini söylemekle Obama'ya “sen Amerika Başkanı olamazsın, çünkü siyahsın” demek arasında bir fark yoktur. Bunun adı bu şekilde konulmadığı sürece çözüme doğru yol almak mümkün değildir.

Mesele Türkiye’nin AB üyeliğinin gecikmesi olarak algılanırsa ve dincilik boyutu göz ardı edilirse Avrupa eski hastalıklarına geri dönebilir. Ne kadar modern görünselerde İsviçre’de, Fransa’da, Almanya’da ve diğer pek çok AB üyesinde görülen Türkiye karşıtı yaklaşım El Kaide’nin yaklaşımının Hristiyan versiyonudur. Bu yaklaşım İslamcı dincilerin Avrupa’da farklı bir dinde yeniden tezahürüdür.

Başka bir deyişle Türkiye iki fundamentalizm arasında ortada kalmıştırve ikisiyle de mücadele etmek zorundadır.

Geçmişte Türkiye'nin AB üyeliğini engellemek için AB içindeki dinciler Yunanistan'la sorunları kullanmışlardır; “Türkiye Yunanistan arasında sorunlar var o yüzden almıyoruz” demişlerdir; sonra Kıbrıs Rum Kesimi'ni Ada'nın tek meşru temsilcisi gibi kabul etmiş, Kıbrıs Türklerine verdikleri sözleri de unutup Kıbrıs Rum Kesimi'ni AB’ye tam üye yapmışlardır. Kıbrıs'ı bahane etmeye kısmen hala devam ediyorlar.

“Türkiye'nin ekonomisi geri” dediler, “Türkiye bir tarım ekonomisi” dediler ki bu iddia da bugün için doğru değildir. kaldı ki geçmişte asıl neden Türk ekonomisi değildi: Türkiye 1959'da tam üyelik başvurusunu yaparken gerçekten nispeten geri bir tarım ülkesiydi, Türkiye ekonomik anlamda geri bir ülkeydi. Türkiye’nin bu geriliğini Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) de biliyordu ve dedi ki “sen ekonomik anlamda geri bir ülkesin, ben bu geriliği kabul edip seni geliştirmeyi taahhüt ediyorum, sana yardımlar yapacağım”.

Bu sadece Türkiye’ye değil aynı dönemde üyelik başvurusunda bulunan Yunanistan’a da söylenmiştir. Her iki ülkeye de söylenmiştir ve Ankara Anlaşması veya Katma Protokol gibi iki taraf arasındaki yazılı metinler hep buna göre, yani Türkiye'nin ekonomik zorlukları kabul edilerek ve geliştirme konusunda taahhütlerde bulunarak ve aynı zamanda tam üyelik perspektifiyle hazırlanmış ve imzalanmıştır. Geçen süre içerisinde Türkiye, ekonomisini önemli ölçüde düzeltmiş ve yapısını değiştirmiştir. Bugün Türkiye bir tarım ülkesi değildir. Artık Türkiye'nin ihracatının % 90'dan fazlası sanayi ürünlerinden oluşmaktadır. Tarım, hayvancılık ve hizmet sektörleri Türk ekonomisinde sanayiden sonra gelmektedir. Türkiye pek çok Avrupa ülkesinden ekonomik yapısı itibariyle ileridir. Ekonomik anlamda kıyaslandığında, Türkiye, örneğin Bulgaristan ve Romanya'dan daha iyidir. Türkiye'nin bankacılık sistemini, turizmini, borsasını veya diğer birçok veriyi esas aldığınızda, mesela Macaristan gibi son krizden etkilenen ülkelere baktığınızda Türkiye’nin pek çok hususta birçok AB üyesinin önünde olduğu görülür.

Kısacası Türkiye 1959’dan bu yana çok yol almıştır. AET (AB) Türkiye’yi kalkındırma sözünü tutmamıştır belki ama Türkiye kendi gayretleriyle, bazen de AB'ye rağmen, AB’yi bir yerinden yakalamıştır. Ve üstelik Türkiye bunu Yunanistan gibi veya İspanya gibi AB desteği ve koruması altında başarmış da değildir. Türkiye ekonomik başarılarını AB’siz, hatta bazen AB’ye rağmen gerçekleştirmiştir.

***

Şurası nettir ki Türkiye AB'ye ekonomik nedenlerle kabul edilmiyor değil. Belli ki gerçek nedenler daha çok kültürel ve dini. Geçmişte bu itiraf edilmemekteydi, 11 Eylül saldırılarından sonra sanki bu çok normal bir şeymiş gibi itiraf edilmeye başlandı.

Tekrar edelim, Türkiye demokrasi kalitesi ve insan hakları sorunları nedeniyle de AB’ye alınmıyor değil; Türkiye’nin hem ekonomi hem insan hakları hem de demokratikleşme konusunda AB standartlarına geldiğini, 2005 yılında AB'nin tüm üyeleri aldıkları ortak kararla teyit etmişlerdir. Yanlış anlaşılmasın, Türkiye demokrasisi mükemmel demek istemiyoruz. Mükemmel olmadığını hepimiz biliyoruz. Ancak 2005 yılında AB, Türkiye’nin mevcut haliyle AB’ye girebileceğini, bundan sonra yapılması gerekenin ufak tefek detayları da halledip, mevzuatı tam olarak uyumlu hale getirip kısa sürede Türkiye’nin tam üye olarak alınması olduğuna karar vermiştir. Tam üyelik müzakerelerinin anlamı budur. Yani AB'nin de teyit ettiği bir standart söz konusudur ve biraz önce de söylediğimiz gibi özellikledemokratikleşme ve insan hakları konularında Türkiye AB'ye yeni giren ülkelerin pek çoğundan çok daha iyi bir durumdadır.

'AB Bir Hıristiyan Birliği'dir' Denebilir mi?

AB bir Hıristiyan Birliği olmadığını ispat etmek zorundadır. Çünkü bakıyorsunuz Türkiye tam üyelik görüşmeleri yapan ülke olmasına rağmen Türkiye'ye karşı vize uygulaması hala kalkmadı. Vize uygulaması tam üyelik müzakeresi olmayan ülkelerle bile kalktı, Sırbistan'la kalktı örneğin. Sonra Hırvatistan'la kalktı. Üyelik başvurusu olmayan ülkelere bile çok büyük kolaylıklar sağlandı, ama bakıyorsunuz Türkiye'yle hala devam ediyor, Bosna Hersek'le devam ediyor, Kosova'yla devam ediyor, Arnavutluk'la devam ediyor. KKTC zaten en kötü durumda olanı, onların varlığını dahi tanımıyorlar.

Bu ülkelerin ortak noktası ne?

Hepsinin Müslüman olması.

Bugüne kadar bir tek Müslüman ülke dahi AB'ye tam üye olarak giremedi.

Diyelim ki Türkiye çok büyük; Bosna, Arnavutluk, Azerbaycan, KKTC ve Kosova'nın kusuru ne o zaman? Bunlar tutulamayacak, iyileştirilemeyecek, geliştirilemeyecek ülkeler mi? Çok net bir şekilde bir dinci damar, bir dinci akım var AB içerisinde ve bunların dinci olduğunu biz geçmişte yeterince bilemiyorduk. Soğuk Savaş döneminde çok fark edilmiyordu. Türkiye'ye karşı ekonomik gerekçeler öne sürüyorlardı ve biz “tamam diyorduk Türkiye çok ileri bir ülke değil, Türk ekonomisi Alman ekonomisi gibi değil” diyorduk. Türkiye'ye karşı Yunanistan, insan hakları, askeri darbeler gerekçelerini öne sürüyorlardı. Oysaki Türkiye ile benzeri sorunları olan Yunanistan ve İspanya’yı tam üye olarak AB'ye kabul ettiler. AB dışında kalmasına rağmen Türkiye değişti, gelişti, bu gerekçelerin hemen hemen hepsi ortadan kalkınca, bir de 11 Eylül saldırıları gerçekleştikten sonra AB’nin gerçek yüzü çok daha net bir şekilde ortaya çıktı, anlaşıldı.

İsviçre'de Minare Yasağı

İsviçre kendini medeniyetin beşiği olarak lanse eden, kendini liberalizmin ve serbestinin en önemli ülkelerinden biri olarak gösteren ülkelerdendir. Buna rağmen en temel haklar üzerine oylama yaptılar ve cami minarelerine yasak getirdiler, sonra da bunun fundamentalizme karşı yapıldığını söylediler.

Camiler ibadethanelerdir. Eğer siz normal ibadetini yerine getiren bir Hıristiyan’ın, Müslüman'ın veya Yahudi'nin ibadethanesine karışmaya başlarsanız, orada radikalleşme kaçınılmaz hale gelir. Onu teröre ve şiddete giden yola itmiş olursunuz ve İsviçre'nin bu yaptığı düpedüz ırkçılık ve dinciliktir. Şunu da söyleyelim, Avrupa Birliği ülkelerinden bazıları İsviçre'yi kınadılar, yanlış yaptığını söylediler, fakat onlar da bu tepkilerinde samimi değiller. Aslına bakarsanız İsviçre'nin bu husustaki tek farkı dinci bakış açısında ve dinci önyargılarında samimi ve cüretkar olmasıdır. Mesela aynı yasak fiili olarak Almanya'da da var. Almanya'da da siz bir cami açmak istediğiniz zaman çok büyük zorluklarla karşılaşıyorsunuz. Mesela bir minare yapabilmek çok zorlaştırılıyor. Ama orada başka gerekçeler öne sürülüyor. Deniliyor ki “cami şehir planına uymuyor” veya siz gidip kiliseden biraz daha büyük bir cami yapmak isterseniz “boyu biraz kısaltmalısınız, burada şehircilik anlamında bir uyum sorunu var” deniyor. Yani İsviçre'nin referandum yapıp tüm dünyaya ilan ettiği uygulamaları Almanya fiili olarak yapıyor ve bunu çok güzel kamufle ediyor. Fransa’da, hatta ve hatta daha liberal görünen İngiltere'de bile bunu görmek mümkün. Canınızın istediği yere minare falan yapamıyorsunuz, buralarda öyle çok uzun, büyük minareler görmek de mümkün değil.

İsviçre'nin burada suçu nedir? Açık davranmış olmasıdır, samimi davranmış olmasıdır, cüretkar davranımş olmasıdır. Açık veya gizli tabii ki ırkçılığın, dinciliğin mazereti ve gerekçesi olamaz. İsviçre'de yapılan da ayıptır, yapılan yanlıştır.

Hani son dönemde bir tartışma var, Türkiye yön mü değiştiriyor, dış politikasında doğuya mı kayıyor diye; yön değiştiren Türkiye değil AB'dir, Avrupa'dır, Batı medeniyetidir. Amerika'da Barack Obama'nın gelmesinden sonra belki bu eksen kaymasında bir düzelme, bir restorasyon meydana geldi ama AB düpedüz ırkçılığa ve dinciliğe doğru tam hız yol alıyor.

Peki, tüm bunlar bütün AB ülkeleri için geçerli midir? Yani bunun dışında tutabileceğimiz bir ülke var mı, yoksa ellerine fırsat geçse hepsi aynı şeyi yapar mı? Aslına bakılırsa İsviçre'de minare yasağı için % 50’nin üzerinde bir oy çıkmıştır. Bu demektir ki yine % 50’ye yakın bir kısmı buna karşıdır. Fakat eğer İsviçre’de temel hakları bile oylama noktasına gelindiyse bu çok tehlikeli bir durumdur. Yani çoğunluğun veyahut % 40’ın böyle düşünmüyor olması bir şeyi değiştirmiyor. Bir ülkede eğer temel hakların oylanabileceği düşünülmeye başlandıysa; renginden dolayı, dininden dolayı, dilinden dolayı, kültüründen dolayı birtakım insanlara kötü muamele yapılabileceği, haklarını uygulayamayacakları düşüncesi gelişmiş ve uygulamaya girmişse ve geri kalan kesim de bunu engellemiyor veya engelleyemiyorsa, işte orada tehlike çanları çalıyor demektir.

Nazizm’e giden yolda olduğu gibi tehlikeli bir süreç başlamış demektir ve kısa sürede diğerleri de bu akıma uyacak demektir. Avrupa Birliği bileşik kaplar gibidir, yani bugün İngiltere'de durum iyi olabilir veyahut İspanya'da durum bir nebze daha iyi olabilir ama burası orayı da etkiler. Yani bugün siz minareleri oylarsanız, yarın camileri oylarsınız, ondan sonra Müslümanları oylamaya başlarsınız, ondan sonra da Müslümanları yakalım mı, yoksa sınır dışına mı atalımı oylamaya başlarsınız. Önce göçmenlerle başlarsınız, sonra vatandaşınız olan Müslümanlarla uğraşmaya başlarsınız.

Şu anki durum, İkinci Dünya Savaşı'ndaki durumdan çok farklı değildir. İnsanlar çok iyimserler, yani sanki İkinci Dünya Savaşı çok uzun zaman önce olmuş gibi davranıyorlar. Hayır, çok uzun zaman olmadı. Orta Çağ'dan bahsetmiyoruz, 1945 gibi bir dönemden bahsediyoruz. 50-60 yıllık bir süre, baktığınız zaman bir nesil bile öncesi değil bahsettiğimiz yıllar. O dönemde Avrupa'da insanlar ne yaptı, anlatalım: diğer insanları sırf dini farklı diye, rengi farklı diye sabun yaptı, yaktı, öldürdü, yok ettiler. Katledilenlerin sayısı 50 milyon mu 60 milyon mu onu bile bilmiyoruz. Soykırıma uğrayanların sayısı 5 milyon mu 10 milyon mu, o bile tam net değil. Demek ki Avrupa dediğimizde bunu yapabilecek potansiyele sahip insanlardan bahsediyoruz. Bunu yapabilecek bir kıtadır Avrupa. Yani medeniyetin şahikasına ulaşmış olması vahşetin de şahikasına ulaşmış olduğu gerçeğini gizlememelidir. Yani soykırımları da yapan Avrupa'dır, dünyada katliamları da en çok yapan Avrupa'dır. Irkçılığın da en net şekilde görüldüğü yer Avrupa olmuştur. Dünyada savaşlarda Avrupa'ya yaklaşabilecek başka bir kıta yoktur. Sömürgeciliği yapan yine Avrupa kıtası olmuştur. Dolayısıyla tehlike geçmiş değildir. Bu tarz tehlikeler insanın olduğu her yerde vardır. Ve şu anda da Avrupa çok yanlış bir yere doğru gidiyor, bir eksen ve yön kayması var. Eski Avrupa'ya doğru bir kayma söz konusu. Ve bunu durdurabilecek; bu eksen sapmasını, eski Avrupa'ya, Orta Çağ Avrupa’sına, İkinci Dünya Savaşı Avrupa’sına gidişatı durdurabilecek tek ülke Türkiye'dir. Hem doğudaki İslamcı dinciliği hem batıdaki Hıristiyancı dinciliği durdurabilecek ülke Türkiye’dir. Türkiye’nin AB’ye tam üye olması bu akımı durdurabilir. Çünkü Türkiye AB’ye tam üye olursa, ailenin gerçek, yani true üyesi haline gelecektir. Hıristiyan’la Müslüman’ın bir arada yaşayabilirliğinin en iyi örneği olacaktır ve bir panzehir gibi Avrupa’nın içindeki zehri bastırabilecektir.

Aslına bakarsak şu anda Avrupa’nın içinde milyonlarca Müslüman var. Hatta Rusya’yı ve Türkiye’yi saymadığımız zaman bile Avrupa’da 30 milyona yakın bir Müslüman nüfustan bahsediliyor. Bosna’sı var, Arnavutluk’u var, Bulgaristan’da 1 milyon kadar Türk var. Almanya’da var, Fransa’da mesela 5-6 milyondan bahsediliyor. Azerbaycan var, Kıbrıs var. Yine İngiltere’de 1 milyondan fazla Müslüman var. Fakat bu insanların AB nezdinde ve AB üyeleri nezdinde temsil edildiği güçlü bir makam yok. Baktığınızda İngiltere Kraliçesi aynı zamanda Anglikan Kilisesi’nin de başıdır. Almanya’nın Şansölyesi Merkel, Papa’nın dizinin dibinden ayrılmıyor; kilisesiyle, dini kurumlarıyla sürekli görüşüyor. Hıristiyanlığı Almanya’nın ve Avrupa medeniyetinin bir kökü sayıyor ve onu siyasete uyguluyor. Mesela, Tony Blair sürekli olarak “siyaset dinden ayrılamaz, ben kilisenin, İncil’in söylediklerini uygulamaya koyuyorum” diye açıkça söylerdi. Şimdi baktığınızda eğer topraklarınızda 20-30 milyon Müslüman yaşıyorsa, bunların da mühim bir kısmı kendi vatandaşınız yani Alman, Fransız, İngiliz’se bunların temsil mercii nedir? Örneğin Türkiye'de Diyanet İşleri’dir. AB içinde bu temsil mercii neresidir? Birlik içerisinde hiçbir Müslüman ülke de yok. Çok ciddi bir temsil sorunuyla karşı karşıyayız. Temsil sorununu geçtim artık var olma sorunu ortaya çıkmaya başlıyor. Siz minareyi yasakladığınız zaman, o camiye giden insanlara karşı tacizler başlıyor ki bu referandum öncesi propaganda sürecinde Müslüman mezarlıklarına çok sayıda saldırılar gerçekleşti. Müslüman kurum binaları üzerine faşist içerikli grafitiler yazıldı. Irkçı saldırılar yapıldı.

Şunun da altını çizmek lazım, Sarkozy İsviçre’deki referandum kararına destek veren ender liderlerden bir tanesi oldu ve “İsviçre ülkesinin görünümünü korumaya çalışıyor, bunda garipsenecek bir şey yok” şeklinde bir yaklaşım sergiledi. Bunların hepsi ırkçılığa ve dinciliğe kamuflajdır. Öyle bakarsanız, Müslüman ülkelerdeki kiliseleri de yok etmek gerekir. Bundan sonraki aşama nedir? Cami minaresine izin vermiyorsun, ondan sonra da görüntüyü koruyabilmek için çarşaflı kadınları, türbanlı kadınları, sakallı erkekleri öldürmeye gelir sıra. Onlar da görüntü kirliliğine yol açıyor. Bildiğimiz tarihi İsviçre görüntüsünde çarşaflı kadın yok. Öyleyse önce dersiniz ki “çarşafı çıkar”, ondan sonra bakarsınız rengi tutmadı, o zaman “bunu ne yapalım” dersiniz. Ya sınır dışı edeceksiniz ya da öldüreceksiniz. Yani alıştıkları görüntüyü koruyabilmek için yok etme üzerine kurulu bir yaklaşım söz konusu. Bunu kabul edebilmek mümkün değil.

Şunu da söylüyorlar tabi ki: Müslüman ülkelerdeki Hıristiyanlar çok mu iyi durumda yaşıyor? Bu eleştiride doğruluk payı var, gerçekten de Müslüman ülkelerde inançların yaşanmasında ve fikri ifade özgürlüklerinde zaman zaman sorunlar yaşanabiliyor, demokratikleşmede ciddi sorunlar var, ama bu sadece Hıristiyanlara değil, Müslümanlara dönük olarak da yaşanıyor. Yani Suudi Arabistan’da ya da İran veya Mısır’da Müslüman vatandaşın da insan hakları problemleri var. Ancak şunu hatırlatmalıyız, bir yanlış bir başka yanlışı meşrulaştırmaz. İkincisi de, insaf etmek lazım, İsviçre Mısır mıdır? Mısır’ın bulunduğu sosyo-ekonomik konumda mıdır? Mısır gibi bir ekonomik yapısı mı vardır? Toplumsal yapısı böyle midir? Filistin’in yanı başında mıdır İsviçre? Yani Orta Doğu’nun göbeğinde midir? Hangi gerekçe, hangi bahaneyle bunu yapmaktadır? Yani Afganistan’daki adamın yanlış yapmasının bin tane gerekçesini sayabilirim ben: eğitimsizlik, fakirlik, sefalet, cehalet, silahlı çatışma, sayarsınız da sayarsınız. Ama İsviçre’nin böylesine vahim bir hata yapmak için hiçbir bahanesi yoktur. Dünyanın en refah içinde yaşayan ülkesi, en istikrarlı bölgesi ve bir tek Müslüman saldırı olmamış bir ülkedir. Zaten saldırı olsa ne fark eder, yani saldırı olunca cami mi kapatmak gerekir? Yani bir Hıristiyan bir saldırı yaptı diye kilise mi yok etmek gerekir? O yüzden bunun hiçbir bahanesi ve gerekçesi olamaz. Ayrıca, dünyanın örnek aldığı bir bölge bunu yaparsa dünyanın geri kalanı ne yapsın? Bunları söylerken Müslüman ülkelerdeki insan hakları ve demokratikleşme sorunlarını görmezden geliyor değilim. Bu hatalar vahimdir ve asla meşrulaştırılamaz. Ben sadece bu ülkelerin hatalarının nedenleri olduğunu söylüyorum. İsviçre’de ise neden ekonomik olmaktan çok uzak. Burada bir ırkçılık söz konusu.

Türkiye'nin pozisyonuna gelecek olursak, Avrupa’da yaşanacak din merkezli bir Müslüman Hıristiyan kutuplaşmasından en olumsuz etkilenecek olan ülke Türkiye’dir. Çünkü, Türkiye ılımlı bir Müslümanlık anlayışına sahip. Hep böyle olageldi. Yani Osmanlı’da da böyleydi Selçuklu’da da böyleydi, Türkiye Cumhuriyeti’nde de böyle. Genelde Türk insanının yaşamı nispeten daha seküler, daha dünyevi olmuştur ve buna bağlı olarak dini yorumları da daha yumuşak ve ılımlı olmuştur. Türkiye genelde bir ‘birarada yaşama alanı’ olmuştur ki, Osmanlı bunun çok net örneğidir. O nedenle, Fransa’nın İsviçre’nin veya başka bir ülkenin birlikte yaşamaya karşı vurduğu her darbe, Türkiye’nin yaşam anlayışına vurulan bir darbe olacaktır ve radikalizmi teşvik edip güçlendirecektir. İki fundamentalist arasında en zor durumda kalan da tabi ki ılımlı ve makul olanlar olacak, bu tarz ülkeler kendi çevresine makul politikalarını anlatmakta zorlanacaktır.

İkincisi Avrupa’da en çok Müslüman nüfusu biliyorsunuz ki Türkler oluşturmaktadır. Bizim tahminlerimize göre, AB ülkelerinde toplam 6 milyonun üzerinde Müslüman Türk yaşıyor ve dikkat edilirse terör olaylarına da en az nerdeyse hiç mertebesinde katılan grup Türklerdir. Entegrasyon ve uyum konusunda son derece barışçıldırlar. Evet, doğrudur Alman toplumu içerisinde belki erimemiş, kimliklerini korumuşlardır. Türklüklerini korumuşlardır ama Almanya’ya bir sorun da çıkarmamışlardır. Böylesine barışçıl bir topluluğu rahatsız etmek bence çok yanlış bir politika olur ve Türkiye’yi de çok zor durumda bırakır. Bu tarz saldırıları biliyorsunuz gördük, Almanya’da Solingen’de bir Türk aile Almanlar tarafından yakıldı. Sırf Türk oldukları için, Müslüman oldukları için, farklı bir ırktan, farklı bir dinden geldikleri için, sırf görüntüleri nedeniyle 20. yüzyılın sonunda 1990’ların başında biliyorsunuz bir Türk evi yakıldı. Bir Türk aile diri diri yakılarak öldürüldü. Demek ki bu tehlike hala orada çok canlı bir şekilde duruyor. Bu, Türkiye’yi de çok zor durumda bırakabilecek bir gelişmedir. Buna benzer olaylar Almanya’da da yaşanabilir. Merkel veya Sarkozy gibi insanlar Türkiye’nin tam üyeliğine din nedeniyle, kültür nedeniyle karşı çıkarlarsa bir başkası da aynı nedenlerden dolayı meseleyi şiddete götürebilir ki geçtiğimiz yıl da yine sadece Türklerin yaşadıkları evlere karşı bir dizi kundaklamaların yapılması bu tür yaklaşımların bir uzantısıdır. Başka bir deyişle Merkel de, Sarkozy de şunu bilmelidirler ki siyasette dile getirdikleri görüşlerin sokaktaki uzantısı insan yakmaktır. Onlar bilerek ya da bilmeyerek ırkçı şiddetin siyasi altyapısını oluşturuyorlar.

Siyasetçiler ateşle oynuyor. Ve bu yangını başlattıktan sonra bunu durduramayabilirler de. Çünkü yangın bir kere başlayıp kontrolden çıktıktan sonra onu durdurmak için göstereceğiniz gayret, yangın çıkarken gösterdiğiniz gayretin yüz misli hatta bin misli bile olsa yangın durdurulamayabilir.

Türkiye AB'ye tam üye olmak istiyor. Avrupa’da İngiltere, İsveç, İspanya, İtalya gibi bunu destekleyen ülkeler de var. Bunların ne kadar samimi olduklarını bilemiyorum. Mesela İngiltere Tony Blair zamanında çok daha fazla gayret gösteriyordu. Bugün sanki biraz şevk kırılması var gibi görünüyor. Bilinçli olarak Türkiye’ye haksızlıklar yapılıyor. Mesela bazı başlıklar teknik olmayan nedenler ile bilinçli olarak, Türkiye’yi oyalamak için açılmıyor. 700-800 bin kişilik Kıbrıs Rum Kesimi nedeniyle başlıkların açılmadığına kimse beni inandıramaz. Fransa bilinçli olarak Türkiye’nin iyi olduğu konularda dahi başlıkları açmıyor. Burada bilinçli olarak Türkiye’yi dışarıda bırakma çabası söz konusu. Ama Türkiye tam üye olmak için elinden gelen gayreti gösteriyor. Türkiye’nin burada yapması gereken, sürece sadık kalmaktır. Yani Türkiye’den kaynaklanan nedenlerle süreç sekteye uğramamalıdır. Demokratikleşme, ekonomik gelişme gibi konularda Avrupa standartlarının Türkiye’de olması ve kalıcı hale getirilmesi Türkiye’nin de yararınadır. Ama günün sonunda Türkiye AB'ye üye olmayabilir de. Ama Türkiye Avrupalı bir devlettir, Avrupalı gibi davranmalıdır.

Türkiye için bir kere AB tam üyelik sürecinin ucu açık olması mümkün değil. Open ended lafı tamamıyla bir art niyet göstergesidir. Bugüne kadar AB’de hiçbir müzakere sonuçlanmamış değildir. Her tam üyelik müzakeresine başlandığında bir sonuca varılıyor. Bu süreç o ülkenin ufak tefek eksiklerini tamamlama sürecidir. Bu süreçte, AB'nin müzakere yapılan aday ülkeye siyasi, teknik, ekonomik her türlü desteği vermesi gerekir. Aynı zamanda da ülkenin reform yapmasını kolaylaştırması ve yol göstermesi gerekir. Bu bir hazırlık dönemidir ve bunun süresi de öyle 20 yıl, 40 yıl, 50 yıl olmaz. Eğer o kadar uzun olursa ona hazırlık süreci, tam üyelik müzakere süreci denmez. Türkiye’nin tam üyelik sürecinin 5, bilemediniz 10 yıl içerisinde tamamlanması gerekir, daha fazla bir dönem içerisinde değil. 5 yılı geçtiği zaman işler zorlaşır, 10 yıldan sonrası ise anlamsızlaşır. Zaten şu anda bile Türkiye’nin nüfusundan çok daha fazlası AB’ye tam üye olmuştur, Türkiye’den çok daha zor ülkeler tam üye olmuştur. Buna ek olarak, AB zaten pek çok sorunla boğuşmaktadır. Anlamsız tarihler konması, fiiliyatta Türkiye’ye ret cevabı anlamına gelir.

Türkiye’nin hedefi şu olmalıdır: AB’ye ihtiyaç duymayacağımız standartları yakalamak. O standartları da Türkiye içeride hem siyasi anlamda, hem de ekonomik anlamda yakalamak üzeredir. Dünyanın en büyük 17. ekonomisi haline geldi. Dünyanın en önemli 17. demokrasisi haline de gelmemiz lazım. Türkiye’nin 17. değil, yedinci hatta birinci demokrasiyi hedeflemesi lazım. Türkiye’nin AB standartlarına ulaşıp bazı hususlarda onu da geçmesi lazım. İşte o tarihten sonra Türkiye AB’ye girer mi girmez mi, girmek ister mi girmek istemez mi ona tabi ki AB kadar Türk insanı da karar verecek. Yani AB’ye girmek lehine değilse girmek istemeyecek. Bunu da Türkiye’nin en doğal hakkı olarak görmek lazım. İsviçre de AB üyesi değil, Norveç de AB üyesi değil. Belki Türkiye de refahını yakalamış AB üyeliğini kendisi açısından avantajlı görmeyen bir ülke olacak ama Türkiye AB üyesi olsa da olmasa da bir Avrupa ülkesidir. Bir Avrupa sistemi üyesidir.

Türkiye’nin Avrupalılığına karar verecek olan AB olamaz. Nasıl ki temel haklar referanduma sunulamazsa, nasıl ki sizin minareyi referandumla kararlaştırmanızın hiçbir mantığı yoktur ve yanlıştır, Avrupa kıtasındaki bir ülkenin Avrupalılığına da hiçbir ülke veya grup karar veremez.

İsterse Avrupa kıtasında AB üyesi olmayan tek ülke Türkiye kalsın, Türkiye yine de Avrupalıdır. Türkiye Avrupa’nın üçte birini 400 yıl yönetmiştir. Türkçede bir söz vardır, bir yerde üç günden fazla kalıyorsanız misafir değilsinizdir. 400 yıl kalınan yerde misafir olunmaz. Sonra deniyor ki “Türkler Orta Asya’dan geldi Avrupa’ya sonradan yerleşti”.

Türkler Anadolu’ya da sonradan geldi. Nereye gideceğiz? Anadolu’dan da mı çıkacağız? Avrupa’dan çıkalım. Anadolu’dan da çıkalım. Türkiye Kafkasya’ya da sonradan geldi. Oradan da çıkalım. Nereye gideceğiz? Yani bu mantıkla bakıldığında hiçbir ülke bulunduğu yerde huzur içinde yaşayamaz. Türkiye Avrupalıdır. Türkiye aynı zamanda doğuludur da. Akdenizlidir de. Pek çok kimliği vardır.

Türkiye’nin yakın zamana kadar bir kimlik krizi vardı, bu kimlik krizini aşmıştır Türkiye. Türkiye’nin pek çok kimliği vardır, Türkiye o kimliklerin bir harmanıdır. Burada kimliklerin mükemmel bir harmanı söz konusudur. Çok güzel bir karışımı çıkarmıştır ortaya. Bunun hangi parçasını çıkarsanız eksik kalacak bir kimlik ortaya çıkmıştır. Burada asıl kimlik krizi yaşayan ya da kimlik krizi yaşama sırası gelen Avrupa’dır ve onu yaşamaktadır. Bu kimlik krizinden de dünyanın iyiliği için de bir an önce olumlu yönde çıkması gerekir. Evrensel iyi Avrupa değerleri mi, yoksa eski Avrupa’nın karanlık değerleri mi?

Avrupa geriye gitmemelidir. Her zaman ileriye giden bir kıta oldu. Bundan sonra da Sarkozy gibi küçük düşünen, Avrupa değerlerini bence anlamamış insanların yolundan giden bir Avrupa’ya değil; küresel medeniyete katkı sağlayabilecek medeniyeti bir sonraki aşamasına taşıyabilecek bir Avrupa’ya ihtiyacımız vardır. Burada da, Amerika’nın olduğu gibi Avrupa’nın da en önemli katkı sağlayabilecek ortağı Türkiye olacaktır.

Sedat Laçiner

Davutoğlu'ndan Vize Resti

Gönderen Orhan YILMAZ 22 Aralık 2009 Salı 0 yorum


AB, Türkiye ile çevre başlığını açarken, Davutoğlu, üç Balkan ülkesine vizeyi kaldıran birliğin çifte standardını eleştirip hodri meydan dedi: "Bütün kriterleri yerine getireceğiz. Açmazsanız çifte standart olur."






AB ile üyelik müzakerelerinde çevre başlığının açılması vesilesiyle Başmüzakereci Egemen Bağış ve Çevre Bakanı Veysel Eroğlu dahil 80 kişilik heyetle Brüksel’e çıkarma yapan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, müzakerelere başlamamış üç Balkan ülkesine vize kalkarken Türkiye’ye hâlâ vize uygulanmasını eleştirdi. AB’nin bu üç ülkeden istediği tüm teknik hazırlıkları kendilerinin de en kısa sürede yerine getireceğini söyleyen Davutoğlu, buna rağmen Türkiye vatandaşlarına vize kaldırılmazsa çifte standart yapılacağını belirtip AB’ye ‘hodri meydan’ dedi. Dışişleri Bakanı, AB’nin Türkiye’nin üyeliğiyle ile ilgili stratejik karar verme aşamasına yaklaştığı uyarısı da yaptı.

Dün 35 başlıklı müzakerelerde 12. başlık olarak ‘çevre’nin açıldığı hükümetlerarası konferansa katılıp basın toplantısı düzenleyen Davutoğlu, AB adayı Makedonya ile potansiyel aday Sırbistan ve Karadağ’ın vatandaşlarının geçen hafta sonu kavuştuğu vize muafiyetini gündeme getirdi. AB Dönem Başkanı İsveç’in Dışişleri Bakanı Carl Bildt ile Avrupa Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, üç ülkenin vize muafiyeti için yaptıklarını şöyle sıraladı:

Vize muafiyeti için gerekenler:

* Yasadışı göçmenlerin vatandaşı oldukları ülkelere veya geldikleri ülkelere iadelerini düzenleyen geri kabul anlaşmasını kaynak, hedef ve transit ülkelerle mali külfet paylaşımı temelinde imzaladılar.
* Yaygın ve güvenilir biyometrik pasaport çıkardılar.
* Sınır kontrolü sistemlerini bütünüyle AB’ye entegre ettiler.
* Yolsuzluk-örgütlü suçlarla mücadele ettiler.

Davutoğlu ise 1963’te gümrük birliği ve serbest dolaşım öngören Ankara Anlaşması’nı imzalamış ve dört yıl önce müzakerelere başlamış olan Türkiye’nin AB ile entegrasyonu bu üç Balkan ülkesinden çok daha ilerlettiğini hatırlatıp şöyle dedi: “Türkiye AB’nin Batı Balkanlar’a vize muafiyetini destekliyor. Bu, Bosna Hersek ve Arnavutluk’u da kapsamalı. Fakat Türkiye müzakereleri sürdürürken bu hakkın Türk vatandaşlarına da verilmemesinin hiçbir gerekçesi yok.” “AB’nin Schengen bölgesine vizesiz seyahat için ne tür teknik hazırlıklar istediğini bilmek istiyoruz. Geri kabul anlaşmasına ‘Evet’ dedik, bir-iki ay içinde hazır oluruz. Biyometrik pasaport gibi teknik hazırlıkları, tüm kriterleri karşılamaya hazırız” vaadinde bulunan Dışişleri Bakanı, şu çıkışı yaptı: “Kriterleri yerine getirdikten sonra AB’nin Türkiye’ye vizesiz seyahat politikasını uygulamaması için hiçbir mazeretinin kalmayacağını düşünüyoruz. Buna rağmen kalkmazsa çifte standart olarak değerlendireceğiz.”

‘Stratejik karar aşaması’

Bunun üzerine Bildt, AB’nin konuyu gelecek yıllarda daha fazla gündemine alacağını söyledi. Rehn de “Komisyonu taahhüt altına sokamam. Ama umarım AB üyesi ülkeler, Batı Balkan ülkelerinden istedikleri kriterlerin aynısını Türkiye’den de ister” dedi. Davutoğlu, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye’nin limanlarını açmamasına misilleme olarak müzakerelerde altı başlığın açılmasını bloke etmesi karşısında hayal kırıklığını dile getirirken AB’nin Türkiye ile ilgili stratejik karar verme aşamasına yaklaştığı uyarısı yaptı: “AB, bugün ya da yarın stratejik karar aşamasına gelecek, ya Türkiye’nin tüm artılarını görerek tek yanlı deklarasyonlar ve yaklaşımlarla bu sürecin kötüye kullanılmasına izin vermeyecek ya da bizim de istemediğimiz şekilde tüm bu stratejik artıları gereksiz siyasi endişelere ya da bir üye ülkenin taleplerine kurban edecek.”

‘Türkiye’nin üyelik sürecinin stratejik öneminin gittikçe daha fazla anlaşıldığını’ savunan Bildt, müzakerelerin ‘daha talepkâr’ aşamaya ulaştığını, artık daha kapsamlı ve nitelikli reformlar gerektiğini, ‘demokratik açılım’ı önemli bulduklarını, Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatma kararı endişe yaratsa da, reformların süreceğine inandıklarını sıraladı. Davutoğlu, resmen ya da siyasi gerekçelerle açılması ya da kapanması askıda başlıklarda da sanki süreç işliyormuş gibi çalışacaklarını yineledi.

Müzakerelerin seyir defteri

Açılan başlıklar:
* Sermayenin serbest dolaşımı
* Şirketler hukuku
* Fikri mülkiyet hukuku
* Bilgi toplumu ve medya
* Vergilendirme
* İstatistik
* İşletme ve sanayi politikası
* Trans-Avrupa şebekeleri
* Bilim ve araştırma
* Tüketicinin ve sağlığın korunması
* Mali kontrol
* Çevre

AB’nin dondurduğu başlıklar:
* Malların serbest dolaşımı
* İş kurma hakkı ve hizmet sunma serbestisi
* Mali hizmetler
* Tarım ve kırsal kalkınma
* Balıkçılık
* Taşımacılık
* Gümrük Birliği
* Dış ilişkiler

Fransa’nın engellediği başlıklar:
* Tarım ve kırsal kalkınma
* Ekonomik ve parasal politika
* Bölgesel politika ve yapısal araçların koordinasyonu
* Mali ve bütçesel hükümler
* Kurumlar

Rumların engellediği başlıklar:
* İşgücünün serbest dolaşımı
* Enerji
* Yargı ve temel haklar
* Adalet, özgürlük ve güvenlik
* Eğitim ve kültür
* Dış, güvenlik ve savunma politikaları

Açılabilecek başlıklar:
* Kamu alımları
* Rekabet politikası
* Gıda güvenliği, veterinerlik ve bitki sağlığı
* Sosyal politika ve istihdam
* Diğer konular (Müzakerelerin son aşamasında açılıyor)





Kaynak: Radikal


Tahran'ın nükleer bomba yapmak için fünye denemeye hazırlandığı iddiasını reddeden İran Cumhurbaşkanı'na göre ABD yönetiminin kanıt olarak sunduğu belge sahte.








Ahmedinejad, İngiliz Times gazetesinde geçen hafta "İran'a ait gizli evrak" olarak yayımlanan belgelere tepki gösterdi.

BBC'nin haberine göre İran Cumhurbaşkanı İran'ın nükleer programı konusundaki bazı açıklamaların "sürekli tekrar eden ve tadı kaçan bir şaka" haline geldiğini belirtti.

İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad, “ABD Orta Doğu’da kesinlikle yıkıma uğrayacak ve bölgede etkin bir konuma gelmesine izin verilmeyecek” dedi.

Ahmedinejad ‘ın İran’ın güneyinde bulunan Şiraz’da geçtiğimiz günlerde yaptığı konuşmada İran’ın Amerika’nın Orta Doğu’daki yayılmacı politikasına güçlü bir şekilde karşı çıktıklarını ifade etti. Nejad konuşmasında,
“Tek bir problem var o da ABD’nin bölgede etkinliğini arttırmaya çalışması. Bu durumda İran buna engel olacaktır" dedi.

Ahmedinejad, ABD’nin nükleer silah yapımı suçlamasına ise çok sert çıktı. İran’da insan hakları sorunun olduğu izleniminin verilmek istendiği gibi nükleer silah programıyla ilgli olarak da aynı durum söz konusu olduğuna vurgu yapan Nejad, bu durumu yalnızca ABD’nin bahenesi olarak nitelendirdi. Nejad konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Nükleer silahlarla ilgili olan tüm suçlamalar bir tekrardan ibaret. Bu tür suçlamalar gerçeği yansıtmamaktadır. Eğer böyle bir girişimimiz olsa bunu rahatça açıklayabilecek yürekliliğe sahibiz. Dünya bilmeli ki İran halkı ve Ortadoğu halkları ABD’nin bölgeyi kontrol altına almalarına izin vermeyecektir.“

Yaptırımlara meydan okudu

Ahmedinejad, yaptırımların sıkılaştırılması çağrılarına da tepki gösterdi.

"Biz cepheleşmeden yana değiliz ama itip kakılmaya da razı olmayız." diyen Ahmedinejad, yaptırımların sıkılaştırılması uyarılarına meydan okudu.

"Bizimle adil koşullarda görüşmek istiyorsanız ne ala, yaptırım uygulayacağız diyorsanız, o zaman buyrun." dedi.

İran, BM'nin uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurması talebine uymadığı için bazı yetkililerin seyahatini ve bazı malların ticaretini engelleyen yaptırımlar altında.

Ahmedinejad, Batı'yla nükleer yakıt takası konusunda anlaşmaya varılamamasından da getirilen mühletleri ve baskıyı sorumlu tuttu.

Batılı diplomatlarca Tahran yönetimine sunulan planda düşük düzeyde, yani yaklaşık yüzde 3,5 oranında zenginleştirilmiş uranyumun İran'dan Rusya ve Fransa'ya gönderilmesi ve yakıt olarak kullanılmak için zenginleştirilmiş şekilde geri alınması öngörülüyordu.

Tahran'ın iki ay önce "ilke olarak" kabul ettiği plan üzerindeki görüşmeler daha sonra koptu.

İran ise ancak kendi sınırları içinde ve eş zamanlı bir takasla yakıt alımını içeren bir anlaşmaya onay vereceğini kaydediyor.

Ahmedinejad geçtiğimiz haftalarda İran'ın 10 yeni nükleer tesis kuracağını duyurmuş, bunun ardından uranyumu daha da yüksek düzeyde zenginleştireceklerini ilan etmişti.



Kaynak: Timeturk

Cumhurbaşkanı Gül Kuveyt'te

Gönderen Orhan YILMAZ 0 yorum


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Fener Rum Patriği Bartholomeos'un bir Amerikan televizyonuna yaptığı açıklamalara ilişkin olarak, ''Sayın Dışişleri Bakanı gayet güzel söylediler. Söyleyecekbaşka bir şey yok konuyla ilgili'' dedi.









Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Fener Rum Patriği Bartholomeos'un bir Amerikan televizyonuna yaptığı açıklamalara ilişkin olarak, ''Sayın Dışişleri Bakanı gayet güzel söylediler. Söyleyecek başka bir şey yok konuyla ilgili'' dedi.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, iki günlük resmi ziyaret için Kuveyt'e geldi.
Gül, Kuveyt Uluslararası Havalimanı'nda Kuveyt Emiri Şeyh El Sabah El Ahmed El Cabir El Sabah tarafından resmi törenle karşılandı. Karşılama töreninde Kuveyt Veliaht Prensi Şeyh Nawaf El Ahmed El Cabir El Sabah, Kuveyt Meclis Başkan Yardımcısı Abdullah Yusuf El Roumi, Başbakan Nasser Muhammed El Ahmed El Sabah ve Türkiye'nin Kuveyt Büyükelçisi Hilmi Dedeoğlu da hazır bulundu.

İki ülkenin ulusal marşlarının çalınmasının ardından Abdullah Gül, tören kıtasını denetledi. Törenin ardından Cumhurbaşkanı Gül ve Kuveyt Emiri El Sabah havalimanında bir süre baş başa görüştü.
Cumhurbaşkanı Gül ile Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, milletvekilleri ve iş adamlarından oluşan heyet de Kuveyt'e geldi.
Gül, bugün Kuveyt finans ve iş çevrelerinin yöneticileriyle görüşmeler yapacak. Meclis Başkan Yardımcısı El Roumi ve Başbakan Yardımcısı ve Savunma Bakanı Şeyh Cabir El Mübarek El Sabah'ı ayrı ayrı kabul edecek olan Cumhurbaşkanı Gül, Kuveyt Emiri El Sabah ile heyetler arası görüşmelere başkanlık edecek. Gül, El Sabah'ın vereceği resmi akşam yemeğine katılacak.
Kuveyt'e hareketi öncesinde Esenboğa Havalimanı'nda gazetecilerin sorularını yanıtlayan Gül,  Kuveyt Emiri El Sabah'ın davetine icabetle bu ülkeye resmi ziyarette bulunacağını belirterek, 12 yıl aradan sonra Kuveyt'e Cumhurbaşkanı düzeyinde ilk ziyaretin gerçekleştirileceğini bu nedenle önemli olduğunu ifade etti.
Kendisine Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, milletvekilleri ve işadamlarından oluşan bir heyetin eşlik edeceğini kaydeden Gül, Kuveyt'de yapacağı temaslara ilişkin bilgi verdi. Gül, ''Tarihi ve kültürel bağlara sahip olduğumuz Kuveyt ile ilişkilerimiz son dönemde tatminkar bir şekilde devam etmektedir. Kuveyt'teki temaslarımda ülkemizle Kuveyt arasındaki ikili ilişkilerin mevcut durumunu gözden geçirerek başta ekonomik ve ticari ilişkiler olmak üzere her alandaki işbirliğimizin her alanda daha da geliştirilmesinin imkanları üzerinde duracağım. Kuveytli muhataplarımla ayrıca bölgesel konu ve gelişmeleri ele alarak karşılıklı görüş alışverişinde bulunacağız'' diye konuştu.


Kaynak: Nethaber

NBC'den Büyük Ayıp

Gönderen Orhan YILMAZ 0 yorum


ABD'nin en büyük televizyon kuruluşlarından biri olan NBC televizyonu tarihi bir hataya imza attı.













ABD nin en fazla izlenen sabah haber kuşağı programı "Today s Show"da "İran tarafından sınırı izinsiz geçmek suçuyla alıkonulan 3 ABD vatandaşı gençle ilgili haberle ilgili yayınlanan haritada Türkiye, Kürdistan olarak gösterildi.

Konuyu haber yapıp programlarında NBC televizyonunu yapmış olduğu hatadan dolayı kınayan, New York merkezli Türk radyosu "Radyo Türküm ü arayan
ABD de yaşayan Türk vatandaşları NBC ye olan tepkilerini dile getirdiler.

Radyo Türküm ün Yayın Müdürü Sinan Ödeş, "NBC nin yaptığı ayıba programlarımızda yer verince, dinleyicilerimizden NBC nin programını ve yöneticilerini eleştiren çok sayıda tepki aldık" dedi.





Kaynak: Nethaber

Türk Hükümetleri Kronolojisi

Gönderen Orhan YILMAZ 21 Aralık 2009 Pazartesi 0 yorum

Türk Hükümetleri Kronolojisi T.C. Dışişleri Bakanlığı








Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetleri:

Muvakkat İcra Encümeni(25 Nisan 1920-3 Mayıs 1920)
I. İcra Vekilleri Heyeti(3 Mayıs 1920-24 Ocak 1921)
II. İcra Vekilleri Heyeti(24 Ocak 1921-19 Mayıs 1921)
III. İcra Vekilleri Heyeti(19 Mayıs 1921-9 Temmuz 1922)
IV. İcra Vekilleri Heyeti(12 Temmuz 1922-4 Ağustos 1923)
V. İcra Vekilleri Heyeti(14 Ağustos 1923-27 Ekim 1923)

Türkiye Cumhuriyeti Hükümetleri:
I.İnönü Hükümeti
(30 Ekim 1923-6 Mart 1924)
II. İnönü Hükümeti
(6 Mart 1924-22 Kasım 1924)
Okyar Hükümeti
(22 Kasım 1924-3 Mart 1925)
III. İnönü Hükümeti
(3 Mart 1925-1 Kasım 1927)
IV. İnönü Hükümeti
(1 Kasım 1927-27 Eylül 1930)
V. İnönü Hükümeti
(27 Eylül 1930-4 Mayıs 1931)
VI. İnönü Hükümeti
(4 Mayıs 1931-1 Mart 1935)
VII. İnönü Hükümeti
(1 Mart 1935-1 Kasım 1937)
I. Bayar Hükümeti
(1 Kasım 1937-11 Kasım 1938)
II. Bayar Hükümeti
(11 Kasım 1938 -25 Ocak 1939)
I. Saydam Hükümeti
(25 Ocak 1939-3 Nisan 1939)
II. Saydam Hükümeti
(3 Nisan 1939-9 Temmuz 1942)
I. Saraçoğlu Hükümeti
(9 Temmuz 1942-9 Mart 1943)
II. Saraçoğlu Hükümeti
(9 Mart 1943-7 Ağustos 1946)
Peker Hükümeti
(7 Ağustos 1946-10 Eylül 1947)
I. Saka Hükümeti
(10 Eylül 1947-10 Haziran 1948)
II. Saka Hükümeti
(10 Haziran 1948-16 Ocak 1949)
Günaltay Hükümeti
(16 Ocak 1949-22 Mayıs 1950)
I. Menderes Hükümeti
(22 Mayıs 1950-9 Mart 1951)
II. Menderes Hükümeti
(9 Mart 1951-17 Mayıs 1954)
III. Menderes Hükümeti
(17 Mayıs 1954-9 Aralık 1955)
IV. Menderes Hükümeti
(9 Aralık 1955-25 Kasım 1957)
V. Menderes Hükümeti
(25 Kasım 1957-27 Mayıs 1960)
I. Gürsel Hükümeti
(30 Mayıs 1960-5 Ocak 1961)
II. Gürsel Hükümeti
(5 Ocak 1961-20 Kasım 1961)
VIII. İnönü Hükümeti
(20 Kasım 1961-25 Haziran 1962)
IX.İnönü Hükümeti
(25 Haziran 1962-25 Aralık 1963)
X. İnönü Hükümeti
(25 Aralık 1963-20 Şubat 1965)
Ürgüplü Hükümeti
(20 Şubat 1965-27 Ekim 1965)
I. Demirel Hükümeti
(27 Ekim 1965-3 Kasım 1969)
II. Demirel Hükümeti
(3 Kasım 1969-6 Mart 1970)
III. Demirel Hükümeti
(6 Mart 1970-26 Mart 1971)
I. Erim Hükümeti
(26 Mart 1971-11 Aralık 1971)
II. Erim Hükümeti
(11 Aralık 1971-22 Mayıs 1972)
Melen Hükümeti
(22 Mayıs 1972-15 Nisan 1973)
Talu Hükümeti
(15 Nisan 1973-26 Ocak 1974)
I. Ecevit Hükümeti
(26 Ocak 1974-17 Kasım 1974)
Irmak Hükümeti
(17 Kasım 1974-31 Mart 1975)
IV. Demirel Hükümeti
(31 Mart 1975-21 Haziran 1977)
II. Ecevit Hükümeti
(21 Haziran 1977-21 Temmuz 1977)
V. Demirel Hükümeti
(21 Temmuz 1977-5 Ocak 1978)
III. Ecevit Hükümeti
(5 Ocak 1978-12 Kasım 1979)
VI. Demirel Hükümeti
(12 Kasım 1979-12 Eylül 1980)
Ulusu Hükümeti
(20 Eylül 1980-13 Aralık 1983)
I. Özal Hükümeti
(13 Aralık 1983-21 Aralık 1987)
II. Özal Hükümeti
(21 Aralık 1987-9 Kasım 1989)
Akbulut Hükümeti
(9 Kasım 1989-23 Haziran 1991)
Yılmaz Hükümeti
(23 Haziran 1991-20 Kasım 1991)
VII. Demirel Hükümeti
(20 Kasım 1991-25 Haziran 1993)
Çiller Hükümeti
(25 Haziran 1993-15 Ekim 1995)
Çiller Hükümeti
(15 Ekim 1995-5 Kasım 1995)
Çiller Hükümeti
(5 Kasım 1995-12 Mart 1996)
Yılmaz Hükümeti
(12 Mart 1996-08 Temmuz 1996)
Erbakan Hükümeti
(08 Temmuz 1996 - 30 Haziran 1997)
Yılmaz Hükümeti
(30 Haziran 1997 -11 Ocak 1999)
Ecevit Hükümeti
(11 Ocak 1999-28 Mayıs 1999)
Ecevit Hükümeti
(28 Mayıs 1999-18 Kasım 2002)
Gül Hükümeti
(18 Kasım 2002-11 Mart 2003)
Erdoğan Hükümeti
(14 Mart 2003 - 5 Eylül 2007)
Erdoğan Hükümeti
(5 Eylül 2007 - …)

Google-Translate-Turkish to English Google-Translate-Turkish to French Google-Translate-Turkish to German Google-Translate-Turkish to ItalianGoogle-Translate-Turkish to Spanish Google-Translate-Turkish to Russian Google-Translate-Turkish to Ukrainian Google-Translate-Turkish to BulgarianGoogle-Translate-Turkish to Greek