AKADEMİK ÖZGÜRLÜK


ULUSLARARASI İLİŞKİLER ÖĞRENCİLERİNİN REHBER SİTESİ




Aralık 2009 içindeki 85 yayından en yeni 9 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster
Aralık 2009 içindeki 85 yayından en yeni 9 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster

Siber savaş başladı

Gönderen Orhan YILMAZ 18 Oca 2010 0 Yorum


İngiltere Genelkurmay Başkanı, “Bombardıman uçakları ve savaş gemileri satın almayı bırakalım. Yeni çağda siber savaşçılara ve insansız uçaklara ihtiyacımız var” dedi.








Nadiren medyaya konuşan, ama her sözü çok tartışılan İngiltere Genelkurmay Başkanı David Richards, hükümetine yine ilginç bir mesaj verdi: “Bombardıman uçakları ve savaş gemileri satın almayı bırakalım. Yeni çağda siber savaşçılara ve insansız uçaklara ihtiyacımız var.”

İngiltere Genelkurmay Başkanı General David Richards, Sunday Times Gazetesi’ne bir röportaj verdi. Geçen ağustos ayında atandığında hükümetteki İşçi Partisi tarafından, kızı Muhafakazar Parti’de görev yaptığı için eleştirilen Richards, “Afganistan’daki askerlerimiz 40 yıl orada kalmaya hazır olsun” sözleriyle de tepki çekmişti.

2006-2007 döneminde Afganistan’daki İngiliz güçlerine komuta eden Richards, dünkü röportajında da, İngiliz hükümetinin genel politikalarına ve emrindeki kuvvet komutanlarının taleplerine ters düşen bir çıkış yaptı. Savaşlarda artık ağır bombardıman uçakları ve savaş gemileri gibi geleneksel araçların değil, “insansız uçak gibi yüksek teknoloji ürünü silahların, siber saldırıların ve insan gücünün kilit rolde olduğunu” öne süren Richards şunları söyledi:

“Sadece terör örgütlerine karşı verilen savaşlardan bahsetmiyorum. Artık devletler arası savaşlarda da durum bu. Geçmişte olduğu gibi, tankların karşısına süvariyle çıkmamak gerekiyor. Oysa Soğuk Savaş’ın bitişinden beri gerçeği inkar ediyoruz. Eskisi gibi cepheler artık söz konusu değil. Irak ve Afganistan’daki düşman, düşük bütçeli, ucuz silahlarla ölümcül tehdit oluşturabildiğini gördü. Siz neden ders almıyorsunuz?”

Kaynak: Hürriyet 

Dünya basınında bugün

Gönderen Orhan YILMAZ 0 Yorum


Dünyada meydana gelen olaylarla ilgili gazete ve dergilerde yer alan önemli haber, yorum ve analizler...






Frankfurter Allgemeine Zeitung Gazetesi domuz gribinin hala etkili olduğunu belirtiyor. 

Gazete, bazı ilaç firmalarının hastalığı abarttığına ilişkin son dönemde yapılan açıklamalara karşın H1N1 virüsünün can almaya devam ettiğini; Dünya Sağlık Örgütü’nün son verilerinin de hastalığın hala büyük bir tehdit olduğunu gösterdiğini belirtiyor. 

Gazetenin haberi şöyle devam ediyor. 
Dünya Sağlık Örgütü, domuz gribi salgınının dünyanın bazı bölgelerinde hala etkili olduğunu bildirdi. Örgüt, hastalıktan dünya çapında ölenlerin sayısının 14 bin olduğunu açıkladı. 

Dünya Sağlık Örgütü’nden yapılan açıklamada, son dönemde Hindistan, Nepal ve Sri Lanka’da salgının hızla yayılmaya başladığı belirtildi. 

Açıklamada Fas, Cezayir ve Mısır’da da H1N1 virüsünün etkin biçimde yayılmaya devam ettiği; aralarında Türkiye, Romanya, Ukrayna ve İsviçre’nin bulunduğu bazı Avrupa ülkelerinde de hastalığa bağlı solunum yolu rahatsızlıklarının bulunduğu kaydedildi. 

Amerika Birleşik Devletleri’nde ise, H1N1 virüsünün ortaya çıktığı geçen yılın Nisan ayından Aralık’a kadar geçen sürede, 39 milyon ila 80 milyona kişinin H1N1 virüsünü kaptığı düşünülüyor. Bazı uzmanlar ise Amerika Birleşik Devletleri’nde virüse yakalanan kişi sayısı 55 milyon olduğunu söylüyor.

Amerika’da 362 bin kişinin domuz gribinden ötürü hastanelerde tedavi gördüğü ve 16 bin kişinin hastalıktan öldüğü tahmin ediliyor. 

Mevsimsel griple karşılaştırıldığında 65 yaş altındaki kişiler, 65 ve üstü yaş grubuna göre domuz gribinden daha ciddi etkileniyor. Ancak, domuz gribinden ölüm vakalarının mevsimsel gripten daha fazla olmadığı da belirtiliyor. 

Öte yandan, yaklaşık 300 milyon nüfusa sahip ABD’de şu ana kadar yalnızca 61 milyon civarındaki kişinin grip aşısı olduğu tahmin ediliyor. Yaklaşık 160 milyon kişi öncelikli hedef grubunda yer almasına ve 130 milyon dozun üzerinde domuz gribi aşısı üretilmesine rağmen, aşının yeteri kadar yapılmadığı görülüyor. 

Guardian Gazetesi Haiti depremine değinmiş haberinde
Haber şöyle:
Haiti’de salı günü meydana gelen depremin merkez üssündeki yıkım tablosunun başkent Port au Prince’den çok daha dramatik olduğu bildirildi. 

Başkentin 20 kilometre dışındaki Leogane kasabasına giden gazeteciler, bölgenin bir kıyamet yerini andırdığını, hemen hemen bütün binaların yıkıldığını, binlerce kişinin evsiz kaldığını aktarıyor. 

Port au Prince’te ise hayatta kalanlar çaresiz şekilde yardım malzemelerinin kendilerine ulaştırılmasını bekliyor. 

Öte yandan, kurtarma ekiplerinin bir kadını enkaz altında sağ çıkarması salı gününden bu yana karamsar haberlerin geldiği Haiti’den umut ışığı içeren bir ayrıntı oldu. 

Birleşmiş Milletler, Port au Prince’in 20 kilometre batısındaki Leogane’de binaların yüzde 90’a yakının yıkıldığını açıkladı. Bölgedeki muhabirler, halkın şeker kamışı tarlalarına sığındığını söylüyor. 

Birleşmiş Milletler’in başlattığı yardım kampanyasında 560 milyon dolar civarında bağış toplanırken, bu kaynakla üç milyon kişiye altı ay süreyle yardım edilmesi hedefleniyor. 

Öte yandan uluslararası yardımlar da ülkeye ulaşmaya devam ediyor. Hafta boyunca zorlanılan yardım ulaştırma çalışmalarında kısmen de olsa ilerleme kaydedildi, başkentin bazı bölümlerine yardım götürüldü. 

Ancak, yollardaki tıkanıklar nedeniyle, ülkeye ulaşan yardım malzemeleri, havaalanında birikiyor. Yakıt sıkıntısı da Birleşmiş Milletler’in yardımların ulaştırılması ve yaralıların nakli çalışmalarını olumsuz etkiliyor. 

Haiti’de depremzedelere yardım çalışmaları tüm yoğunluğuyla sürerken, güvenlik kaygıları giderek artıyor. On binlerce kişinin ölümüne yol açan depremden bir kaç gün sonra bazı çetelerin halka saldırdığı ve yağmalamalar olduğu bildiriliyor. 

Başkentte yardım mazlemelerinin paylaşılması konusunda da kavga çıktığı haberleri de geliyor. Salı günü meydana gelen 7 şiddetindeki depremde ölü sayısına ilişkin de belirsizlik var. 

Haiti Başbakanı Jean Max Bellerive 100 bin ölü tahmininin asgari olacağını söylüyor. Bazıları ise ölü sayısını yarım milyon olarak telaffuz ediyor. 

Depremde ölenler arasında üç bakan ve çok sayıda da senatörün de bulunduğu bildiriliyor. 

Tehran Times Gazetesi İran’daki depremlerin paniğe yolaçtığını taşımış sayfalarına
Gazete İran’ın Kuzistan eyaletinde ard arda hafif ve orta şiddette ard arda meydana gelen depremlerin büyük paniğe yol açtığını kaydediyor. 

Haber şöyle devam ediyor. 
Fars Haber Ajansı, Kuzistan eyaletine bağlı Endimeşk kentinde 15 saatte büyüklükleri richter ölçeğine 3 virgül 3 ile 5 arasında değişen 15 sarsıntının kaydedildiğini duyurdu. 

Sarsıntıların birbirini takip etmesi halkta paniğe neden olurken bir süre kent ile iletişim tamamen kesildi. 

Depremlerde ölen ya da yaralanan olmadı ancak 150 dolayında ev küçük çaplı hasar gördü. 

Dünyanın beşinci büyük petrol ihracatçısı olan İran, jeolojik açıdan aktif fay hatlarının üzerinde yer alıyor ve ülkede sık sık depremler meydana geliyor. 

Washington Post Gazetesi ABD’deki asker intiharlarının artışına dikkat çekiyor
Gazete, Amerikan birliklerinin dünyanın çeşitli yerlerinde operasyonlarına hız verdiği bir dönemde, intihar vakalarında yaşanan bu ciddi artışa dikkat çekiyor. 

Amerikan Savunma Bakanlığı Pentagon yetkilileri, önceki sene intihar eden asker sayısının 140 olduğunu, geçen yıl ise bu sayının 160’a kadar artarak rekor kırdığını söyledi ve 2009’u "korkunç bir yıl" olarak nitelendirdi. 

Ordu bünyesindeki intiharların önlenebilmesi amacıyla kurulan çalışma grubunda görevli bir albay, intiharların nedenlerinin aydınlatılamadığını söyledi. 

Irak ve Afganistan savaşlarının ortaya çıkardığı olumsuz psikolojinin, intihar vakalarında önde gelen etkenlerden olduğu düşünülüyor. İntihar eden askerlerin üçte ikisinin, Irak veya Afganistan’da çatışmalara katıldığı belirlendi. 

İntiharların önüne geçmeye çalışan askeri yetkililer, orduda gödev yapmak üzere yüzlerce psikologu görevlendirdi. 

Kathimerini Gazetesi Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Yunanistan’ı ekonomik durumundan ötürü uyardığını yazıyor.

Gazetenin haberi şöyle; 
Almanya Başbakanı Angela Merkel, avro bölgesine üye her ülkenin Maastricht kriterlerini uygulaması ve kamu borçlarını düşürmesi gerektiğini söyledi. 

Merkel, bütçe açığı devasa rakamlara ulaşmış bazı Avrupa ülkelerinin Avro bütünleşmesine darbe vurduğunu da kaydetti. Merkel, kriz sırasında avronun güvenilir para birimi olma özelliğini koruduğunu belirterek, bu durumun sürmesi için avro bölgesine üye her ülkenin üzerine düşeni yapmasını istedi. 

Almanya başbakanı, Yunanistan hükümetinin açıkladığı kemer sıkma önlemlerine de destek verdi. 

Bu arada Avro bölgesi maliye bakanlarının, Yunanistan’daki ekonomik krizi ele almak ve çözüm üretmek amacıyla bir araya geleceği bildirildi. 

Yunanistan’da bütçe açıkları avro bölgesindeki üst sınırın tam dört katı. Bu durum avro üzerinde de aşağı yönlü baskı oluşturuyor. 

İngiltere basının manşetlerinde, Haiti'yi Salı günü vuran ve 100 binin üzerinde insanın öldüğü tahmin edilen deprem var. 

Felaketin beşinci gününde yani dün, başkent Port au Prince'e kısmen de olsa yardım malzemeleri ulaştı.

Ancak dağıtımda ciddi sorunlar yaşanırken, yağma ve şiddet olayları görülüyor.

İşte bu tabloda Guardian, farklı bir fotoğrafı taşımış manşetine. Gazetenin yan yana kullandığı fotoğrafların birinde, bir el arabasına üst üste konularak mezarlığın girişine bırakılmış cesetler var. 

Hemen yanında ise Haiti sahillerinden birine yanaşmış lüks bir yolcu gemisi.

Manşet: "Haiti'nin mezarlıklarında yer yok, ama turistik yolcu gemileri demirleyecek yer bulabiliyor."

Başkent ve çevresinde binlerce cesedin sokaklarda çürüdüğünü, ancak sadece 100 kilometre ötedeki plajlara gemilerin yanaştığını vurguluyor gazete.

Haberde, bu durumun gemideki turistler arasında da bölünme yarattığı, bazıları tatilllerine devam ederken, bazılarının bu durumdan rahatsızlık duyarak kamaralarından çıkmadığı belirtiliyor.

Haiti'de havaalanı tartışması

Financial Times ise olayın farklı bir boyutunu manşetine taşımış. 

Habere göre, ABD'nin depremin hemen ardından, Haiti hükümetinin izniyle başkentteki havaalanının yönetimini devralması sıkıntı yaratıyor.

Fransa başta olmak üzere bazı ülkeler ve yardım kuruluşları acil yardım taşıyan uçakların komşu Dominik Cumhuriyeti'ne yönlendirilmesine itiraz ediyor.

Sıkıntı öyle bir boyuta varmış ki Haiti Cumhurbaşkanı bir açıklama yaparak, "Çok zor bir durumla karşı karşıyayız. Sakin olmalı ve birbirimizi suçlamak yerine yardımın koordinasyonuna odaklanmalıyız" çağrısında bulunmuş.

"ABD Haiti'ye karşı sorumlu"

Independent Haiti'deki durumu değerlendirdiği başyazısında Amerika Birleşik Devletleri'ni bu ülkeye yönelik sorumluluklarını yerine getirmeye çağırıyor. 

"Washington öteden beri Haiti'yi nüfuz alanının bir parçası olarak gördü. Aralarındaki bağlar derin. Amerika'da 420 bin Haitili göçmen yaşıyor." 

"Washington geçmişte Haiti siyasetine birçok kez müdahale etti. Bunlara işgal de dahildi. Amerika soğuk savaş yıllarında, Haiti'nin Küba'yı örnek almaması için bu ülkedeki baskıcı rejimleri destekledi."

"1991'de Cumhurbaşkanı Jean Bertrand Aristide'in devrilmesi ve Amerika'ya doğru yoğun bir göç ile son bulan askeri darbeye yardım etti. Özensiz gıda yardımları da, ülkedeki tarımsal üretimin altını oydu ve ekonomisinin gelişimini engelleyerek Haiti'yi Batı yarıkürenin en yoksul ülkesi haline getirdi."

"Adil olmak gerekirse, son dönemde Washington'ın sorumluluklarının giderek bilincine vardığının işaretleri de görüldü."

"Amerika geçen yıl, Haiti'nin borçlarının 1,2 milyar dolarının IMF ve Dünya Bankası tarafından silinmesini destekledi. Şu anda da ülkedeki anayasal hükümeti destekliyor."

"Amerika Haiti'yi ayağa kaldıracak, onu daha müreffeh bir geleceğe yöneltecek kaynağa da nüfuza da sahip. Bu trajedi, geçmişteki utanç verici müdahalelerini ve kötü niyetli ihmalini tamir etmesi için bir fırsat olabilir."

"Batı Halepçe'den utanç duymalı"

Times, Kimyasal Ali lakabıyla bilinen ve kuzeni Saddam Hüseyin döneminde savunma ve içişleri bakanlığı yapan Ali Hasan el Mecid'in dün Bağdat'ta yargılandığı mahkeme tarafından dördüncü kez idam cezasına çarptırıldığını duyuruyor. 

Daha önce Şiilere yönelik katliam ve Kürtlere yönelik soykırım suçlarından üç idam alan el Mecid, bu kez Kimyasal Ali diye anılmasına neden olan 1988'deki Halepçe katliamından hüküm giydi.

Times, 5 bin Kürt'ün hayatını kaybettiği bu katliamdan, görmezden geldiği için Batı'nın da utanç duyması gerektiğini belirtiyor ve şu satırlara yer veriyor: 

"Bu katliam Saddam Hüseyin'in gaddarlığının bile sınırlarını aşıyordu. Ancak daha şok edici olan, Batı'nın olayı küçümseyici tepkisiydi." 

"Amerika suçu İran'a atmaya çalıştı. İngiltere ise Bağdat'taki rejim ile ilişkilerini hiç birşey olmamış gibi sürdürdü."

"Saddam'a hiçbir müeyyide uygulanmadı. O da iki yıl sonra Kuveyt'i işgal etti, 1991'de binlerce Şii'nin ölüm emrini verdi."

"Batı'nın bu katliama gereken tepkiyi vermemesi, George Bush ve Tony Blair'in 2003'te Saddam Hüseyin'i devirmek için ahlaki bir gerekçe öne sürmesini de güçleştirecekti."

Ağca'nın sırları

Times Mehmet Ali Ağca'nın bugün cezaevinden salıverileceği haberine de yer veriyor. 

Gazete Ağca'nın, Papa İkinci Jean Paul'e yönelik suikastın ardında KGB'nin olup olmadığına açıklık getireceği umutlarının arttığını belirtiyor.

Ağca'nın geçen hafta, serbest kaldıktan sonra suikast girişimiyle ilgili tüm bilinmeyenleri açıklayacağını söylediğini hatırlatan gazete şu satırlara yer veriyor: 

"13 Mayıs 1981'deki saldırının ardından tutuklandığında, bu suikaste tek başına giriştiğini söylemişti. Daha sonra Moskova adına hareket eden Bulgar ajanlarının da olayda parmağı olduğunu söylemiş, ancak sonra bu iddiasını geri çekmişti." 

"Olayı araştıran İtalyan yargıçlar ise, Papa'ya suikastın bir Sovyet komplosu olduğuna inanıyor. Moskova'nın o dönemde, Papa'nın memleketi Polonya'da ortaya çıkacak Sovyet karşıtı bir ayaklanmanın, tüm Doğu Bloku'nu çökertebileceği endişesiyle hareket ettiği düşünülüyor."

İsrail-Türkiye gerilimi

İsrail ile yaşanan büyükelçi krizinin ardından, Savunma Bakanı Ehud Barak'ın dünkü Türkiye ziyaretine değinen Independent, Barak'ın Ankara temaslarında zedelenen ilişkileri onarmaya çalıştığını yazıyor. 

Ancak gazete iki ülke arasında, sadece İsrail'in Filistin'de yürüttüğü politikalar değil, Türkiye'nin İran'a yaklaşımı konusunda da büyük bir görüş ayrılığı olduğunu hatırlatıyor.

Kaynak: TRT / BBC


Türk dış politikasını yorumlayan Atlantik Enstitü ve Princeton Üniversitesi’nden Dr. Walker'a göre ABD ve AB’nin Türkiye için yeni ve özgün bir plan formüle etmesi gerek.








Atlantik Enstitü ve Princeton Üniversitesi’nden Dr. Walker Türkiye’nin yeni Türk dış politikasını Açık Görüş’e yazdı. Walker, Washington ve Brüksel’in, Türkiye’nin sadece coğrafi olarak ‘nerede’ olduğu değil ‘ne’ olduğundan da hareketle yeni ve özgün bir plan formüle etmesi gerektiğini söylüyor.

Joshua W. Walker*

ürkiye’ye dair Avrupa’daki yaygın algı, Soğuk Savaş döneminin etkilerini taşıyor. Bizzat Türk siyasetçileri ve bilim adamları tarafından da paylaşılan bu algı, komünizm tehlikesine karşı Türk ordusuna üstün yetenekler atfeden ve Türkiye’nin coğrafi olarak ‘nerede?’ olduğu sorusu üstüne kurulu bir akıl yürütmeyi içeriyor. Buna göre Türkiye, paha biçilmez jeo-stratejik önemi, büyük ve güçlü ordusu, seküler siyaset sistemi, Müslüman halkı ve terörizme karşı sadık mücadelesi gibi özellikleri dolayısıyla dünyanın en istikrarsız bölgesinde istikrar sağlayabilecek bir güç olarak algılanıyor. Öte yandan bu ortak bakış açısı oldukça ölümcül bir yanlış anlamaya karşılık geliyor. Türkiye’ye seküler Müslüman bir demokrasi rolü biçen ve çok rağbet gören konumlandırma, Türkiye toplumundaki ve bölgedeki siyaset oyunun kurallarına dair bürüt bir yanlış anlamaya dayanıyor. 

Oysa gerçekte, Türkiye’yi bölgede istikrarlı bir model olarak sunmanın nedenleri, sadece askeri gücünden, Müslümanlıkla sekülerlik arasında kurduğu ‘başarılı’ dengeden ya da jeo-stratejik konumundan değil onun kendi istikrarından ve siyasi prensiplerinin niteliğinden/kalitesinden devşirilmeli.

Sonuç olarak son yirmi yılda bu özelliklerden hiçbiri bir bütün olarak ya da tek başına Türkiye’de bir istikrar yaratamaya yetmedi. Aksine Türkiye siyasetini yönetegelmiş olan bu siyaset ve zihniyet, yaşanan sorunlara şiddet içermeyen çözümler bulmak konusunda başarısız oldu. Türkiye’deki mevcut statüko, geniş insan hakları spektrumuna, yıpranmamış ve sorumlu kamu yönetimlerine erişmek anlamında gelişimi teşvik etmek yerine tüm bu alanlardaki gelişimi sürekli olarak engelledi. Bu nedenle Washington’un ve Brüksel’in, Türk politikasının iç dinamiklerini öğrenerek ve sivil asker ilişkilerindeki dengeye yakın dikkat göstererek; Türkiye’nin sadece coğrafi olarak ‘nerede’ olduğundan değil ‘ne’ olduğundan da hareketle şekillenecek, yeni özgün bir plan formüle etmesi gerekiyor. Washington’daki ve Brüksel’deki siyasetçiler için hala Türkiye’yi modern uluslar arası sistem içine yerleştirmenin zorlayıcı tarafları var. Bunu sonucu olarak da Türkiye’nin kendine özgü/yerel gerçeklilikleri yeteri kadar anlaşılamıyor ve geliştirdiği uluslar arası arenası ve rolü bağlamı içinde görülemiyor.

Türkiye’nin sahip olduğu iki potansiyel var: Ya bölgeler arası bir süper güç ya da - kendini parçası olarak bulduğu, çeşitli bölgeler ve topluluklar içinde mükemmel ‘küçük evren’ olarak- kendi içine odaklanmış bölgesel bir devlet olacak. Bu nedenle coğrafi merkeziyetinin ötesine geçerek, Türkiye’yi tek bir bölgesel gruplaşma veya topluluk içinde sınıflandırmak herhangi bir Batılı politikacının ilgisi dâhilinde değil.

Reel-politik diplomasi

Avrupa Birliği üyeliğini bir kenara bırakmadan Ankara’nın Suriye ve İran’ı kapsayacak şekilde güney ve doğu komşularıyla girdiği ilişki, Türklere bölgesel bir prestij kazandırdı. Bununla birlikte Türkiye’nin bölgesel model olarak rolü, kendi iç problemlerinden kaynaklanan iki majör faktörden dolayı sınırlı. Birincisi, çözümlenmemiş Kürt meselesi. İkincisi ise Atatürk’ün mirasının hala net olmayan statüsüne işaret eden, Türkiye’nin çalkantılı komşularla çevrili bir coğrafyada ve bazılarının işaret ettiği gibi “İslami tehtid” karşısında kendini seküler bir Avrupa devleti olarak dönüştürmede başarılı olup olamayacağı meselesi. Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümetinin reel-politik diplomasisi altında yaşanan Türkiye’nin son yıllardaki jeopolitik yükselişi, ülkenin ulusal çıkarlarına yeni ve güçlü bir şekilde hizmet ederken bu durum bazı Avrupalıları rahatsız ediyor. Aynı zamanda bu yeni yaklaşım Amerika ve Türkiye çıkarları arasında son sekiz yılın en büyük uyumunu da sağladı. Bununla beraber Türkiye’yi hiçbir zaman ‘çantada keklik’ de görmemek gerekiyor. Batılı siyasetçilerin çıkarması gereken ders şu: Türkiye’nin kimliği ve hayatta kalması artık bütünüyle Batı’ya bağlı/bağımlı değil. 

Bugün Türkiye eş zamanlı olarak daha fazla Avrupalı, daha fazla demokratik, daha fazla muhafazakâr ve İslam-dostu ve yükselen bir şekilde daha fazla milliyetçi. Ortamındaki uluslararası değişimlerin ve yerel dinamiklerinin sonucu olarak Türkiye kendini çevresindeki bölgelere tabi olmayan bölgesel bir güç rolü içinde buldu. Bu sadece İslam-dostu bir siyasi güç değil. Türkiye’nin bölgedeki diplomatik çabaları ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki yeni resmi yeri de onun “aktör” olduğunun farklı göstergeleri.

Obama anladı!

Türkiye’nin yükselişi yeni Amerikan yönetiminin dünyada pek çok ulusun stratejik çıkarlarını ilgilendiren bölgede çözüme yönelik tavrıyla da örtüştü. Bu bölgesel yaklaşım Obama yönetiminin Türkiye’ye yönelik Washington siyasetinde döngüsel bir değişime gitmesini zorunlu kılıyor. Türkiye Obama’nın üç acil stratejik meselesinde -Afganistan, Irak ve İran- önemli bir partner olmalı. Neyse ki Amerikan-Türk çıkarları son altı yılda hiç olmadığı kadar birbirine yakın. Türkiye Afganistan’a asker gönderme konusunda hala isteksiz davranabilir ama Ankara Afganistan’ı ve Pakistan’ı saran ateşin yayılmadan söndürülmesine de öncelik veiyor. Yakın zamanda Amerika’nın Irak’tan çekilmesi ihtimali ise iki ülke arasındaki ilişkilerin ana gerilim noktasını oluşturuyor. Amerika’nın yakın zamanda Afganistan’dan çekilmesi Türkiye’nin Amerikan destekli bağımsız Kürt Bölgesi kurulacak korkularını soluklaştırıyor, korkunun yerini Kürt meselesinin uzun soluklu olarak çözümüne yönelik yeni bir enerji alıyor.

Dahası Amerika’nın PKK ile mücadeleye verdiği destek, Türkiye’nin Kuzey Iraklı liderlere yaklaşımını kolaylaştırıyor ki bu Ankara’nın kendi içindeki Kürt meselsine bir çözüm getirebilmesi için hayati bir önem taşıyor. Sırayla Türk-Kürt ilişkileri sınırda karşılıklı bir ekonomi meydana getirecek ve bu Türkiye’nin Irak’taki etkisini İran yatırımları anlamında arttıracak. Askeri harekat dışında İran’ın nükleer bir tehdit olmasını önlemeye de aynı derecede kararlı olan Ankara diplomatik olarak Obama’nın çözüme yönelik çabalarını destekleyecek. 

Amerika’nın Türkiye politikasının, zamanın siyasal açıdan ruhunu ve toplumun faaliyette olan genel ilkelerini tek başına kökünden değiştirmesi beklenemez. Aslında tam aksi geçerli: Türkiye dış politikasının formülasyonunu ve yeni ayarlanmasını, Türkiye siyasetinin parametrelerinin yeniden tanımlanması noktasında cereyan eden iç iktidar mücadeleleri belirleyecek. Bu mücadelenin odak noktasını son birkaç yıldır devam eden, Türkiye’deki statükonun ana çerçevesinde ve Türk siyaset anlayışında değişime neden olan tarihi Ergenekon davası oluşturuyor. Bu mücadelenin bir ucunda ordu tarafından desteklenen seküler kanat; öbür ucunda ise yasaklanan İslamcı partinin içinden çıkan pragmatik muhafazakar iktidar partisi AKP var.

Bazı uzmanlar bu durumun arkasında Washington’ın büyük planı olduğu yorumunda bulunuyor ama daha realist bir okuma Amerikan yönetiminin ise bu sefer Türkiye’deki gelişmelere alışıldığının aksine provokatif olmaktan uzak durduğunu gösteriyor.

Ne yazık ki Washington’un tepkisel davranışı Ankara’da zararlı etkilere yol açtı, devam eden şekilde reform çabalarını kırmak için kullanıldı ve radikal bakış açılarını cesaretlendirdi. Amerika Türkiye’nin karmaşık yerel manzarasından kaçınmaktansa, Türkiye’deki aktörlerin geliştirdikleri esnek ve muğlak kimlikleri kucaklamak gibi bir yeteneğe sahip. Amerika bu stratejik muğlaklıktan faydalanarak her iki taraf için de faydalı olacak ve Washington ve Ankara arasında güçlü işbirliği yaratacak bir yolun gerekçelerini tanımlayabilir. Türkiye’ye yönelik herhangi yeni bir stratejinin yolu, AKP’yi ve orduyu aynı anda bu sürece dahil edebilmekten geçiyor. Fakat Ergenekon davasının getirdiği yeni açılımı düşünürsek, bu işe öncelikle ordudan başlamak gerekiyor. Yerel ve uluslararası seviyede hükümetin Kürt meselesindeki girişimleri ya da Demokratik Açılımı karşısında tedbirli bir iyimserliğin muhafaza edilmesinin nedenleri var. Kürt meselesinin Türkiye’de yerleştirildiği dış politika ve uluslararası ortam hiçbir zaman başarı sağlayacak bir olgunluğa erişmedi.

Tedbirli iyimserlik

Öte yandan yeterince saygı gösterildiğinde Avrupa Birliği şartlarının daha iyi bir yönetime katkıda bulunan etkili bir enstrüman olduğu da bundan önce ispatlandı. AKP hükümetinin daha önce tam üyelik vizyonuyla yapmış olduğu hamle demokratik reformlar çerçevesinde ortaya konulan uyumun temel faktörlerinden biriydi. Avrupa Birliği konusunda şüphe yok ki Brüksel bürokrasisi AKP’nin yeniden canlanarak içerideki bloğun direncinin üstesinden gelmesi için destek vermek; Türkiye demokrasisi Avrupa Birliğini ve uluslararası topluluğu önemsiyor mesajını vermek noktasında daha çok çalışmalı. Avrupa Birliği reform ajandasında ısrarlı olmaksızın AKP için, Kürt meselesinde bir uzlaşma sağlansa dahi, sivil asker ilişkilerini ve yerel politikayı normalleştirmek zor olacak.

Muhtemelen Türkiye tarihinde ilk defa dış oyuncular, uluslararası faktörler ve hükümet gerçekten kalıcı bir çözüm için katkıda bulunmak istiyor ve hiçbiri daha fazla Kürt meselesiyle ilgili kışkırtıcılığın kaynağı olmak istemiyor.

Hükümet ve ordu birlikte

Türkiye’nin stratejik ortağı olarak Amerika’nın sorumluluğu var ama daha da önemli olan Amerika’nın Türkiye ile bölgede ve Kürt sorununun kalıcı çözümünde çalışma fırsatına sahip olması. Türklerin her daim söz konusu olan dış güçlere karşı duyduğu şüphe Washington açısından aşılması zor bir durum. Eğer bu becerilemezse Amerika Türkiye ilişkileri Irak’ın ikinci kez işgalinin ardından yaşandığı gibi bozulur. Bununla beraber eğer bu süreç doğru şekilde atlatılabilirse, Türkiye’nin Kürt açılımına destek vermek Amerika’nın bölgedeki tüm çıkarlarına hizmet edeceği gibi Türkler amaçlarına ulaşmada kendilerine kimin yardım ettiğini de unutmayacaklardır. 

Amerika’nın Irak’tan beklenen geri çekilişi Kürt meselesine ve Türkiye’nin komşularıyla bölgesel işbirliğine olumlu anlamda ivme kazandırmışken, Türkiye’nin yeni kendine güveni ve bölgedeki şöhreti, durağan bir Soğuk-Savaş savunma durumunu bölgenin istikrarı için bir katalizör potansiyeline dönüştürdü.

Temel olarak Kürt meselesi etrafında demokratik “sivil” bir perspektifin yeniden canlanışı bu tercihin değişimini temsil ediyor. Seküler ittifakın AKP karşısında ordu tarafından destek gören adımları, hükümeti basitçe güçlü bir ordunun peşinden giden geleneksel dürtülerini zaptetmek konusunda teşvik ediyor. Bu durum hükümete çok anlamlı stratejisini (muhafazakar-milliyetçi) ve ikili kimliğini (liberal-demokratik) vurgulamak konusunda olanak sağlıyor.

Savaş yorgunu bir ülkenin demokratikleşmeyi Avrupa Birliği’nin ötesinde bir mesele olarak alması ona sadece yerel politikada istikrar değil ayrıca bölgesel bir rol ve uluslararası bir statü de kazandırır. Türkiye’nin dünyanın en istikrarsız bölgesinde istikrarı teşvik ediyor olmasının, nerede olduğuyla (coğrafi konumuyla) değil ‘ne’ ve ‘ne için’ orada olduğuyla ilişkisini anlamak ise atılması gereken en büyük adım.

*Dr. Princeton Üniversitesi

jww@princeton.edu 


ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Philip Crowley, Türkiye’nin Ortadoğu barışıyla ilgili önemli bir aracı rolü oynadığını belirterek, buna değer verdiklerini ve devamını beklediklerini söyledi.



Crowley, Dışişleri Bakanlığında düzenlediği günlük basın brifinginde, Türkiye ile İsrail arasındaki son gerginliği ABD’nin nasıl değerlendirdiğine dair bir soruyu yanıtladı.

Türkiye ve İsrail’in, ABD’nin iki önemli müttefiki ve dostu olduğunu ifade eden Crowley, Türkiye’nin Ortadoğu barışıyla ilgili konularda çalışarak, önemli bir aracı rolü oynadığını belirtti. Crowley, “Bu etkileşime, Türkiye’nin, bu konular üzerindeki çalışmalarında ülkelere yardım etme çabasına dair rolüne değer veriyoruz. Bunun devam etmesini bekliyorum” dedi. 

Türkiye Artık Stratejik Ortak

Gönderen Orhan YILMAZ 0 Yorum


Başbakan Erdoğan’ın ziyaretini değerlendiren Rus gazeteleri, Türkiye’yi, Almanya ve İtalya’nın ardından “üçüncü stratejik ortak” diye tanımladı.


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Moskova ziyareti ardından Rus medyası Moskova’nın “stratejik ortak” gözüyle baktığı Almanya ve İtalya’ya Türkiye’nin katıldığını yazdı.

İş çevrelerinde çok okunan Kommersant gazetesi, “Berlin-Roma-Ankara” başlıklı haberinde Erdoğan’ın Rusya Başbakanı Vladimir Putin’le yaptığı görüşmelerde enerjide işbirliği projelerinin öne çıktığını belirtti. Gazete, Rusya’nın doğalgaz üreticisi Gazprom’un üst düzey yetkililerine dayanarak Türkiye’ye artık üçüncü “stratejik ortak” gözüyle bakıldığını yazdı. Putin’in Sözcüsü Dmitriy Peskov da gazeteye, “Türkiye ile ilişkilerimiz stratejik ortaklık niteliği taşıyor” dedi.

Ruslar vizesiz gidebilecek

Enerji alanında işbirliğine değinen diğer gazeteler ise, Rus vatandaşlarının Türkiye’deki sınır kapılarında kolayca vize alabilmesine karşın iki ülke arasında vizenin kaldırılması çalışmalarının başlatılmasını da öne çıkardı. Vremya Novostey, “Ruslar artık Türkiye’ye vizesiz gidebilecek”, Gazeta gazetesi ise, “Türkiye vizeyi kaldırmaya hazır” başlıklarını kullandı. Rusya Turizm Sanayiciler Birliği’nin Sözcüsü İrina Tyurina, “Dört kişilik bir ailenin vize parasından tasarrufu 80 dolar. Gerçi büyük bir rakam değil, ama sonuçta Rus turistler bu parayı mutlaka yine Türkiye’de harcar. Ayrıca havaalanında vize kuyruğunda beklemekte kurtulurlar” dedi.

Karabağ çatlağı

Bu arada Putin, önceki gün Başbakan Erdoğan’la görüşmelerinin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında, Türk-Ermeni yakınlaşmasıyla Karabağ sorununun çözümünün ayrı tutulması gerektiğini de söyledi ve “İkisi de zor konular. Hepsini tek bir pakete bağlamak taktik ve stratejik olarak doğru değil” dedi.



Kaynak: Milliyet


Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, Avrupa Birliği (AB) Dönem Başkanı İspanya’ya ilk resmi gezisini İspanyollardan gelen, “Hedefimiz 3 fasıl açmak” müjdesiyle tamamladı.






Bağış, Madrid’de İspanya’nın AB İşleri Devlet Sekreteri Diego Lopez Garrido ve Dışişleri Bakanı Miguel Angel Moratinos ile bir araya geldi.

İspanyol hükümeti, Bağış’a İspanya’nın AB Dönem Başkanlığı süresinde “en az iki, tercihen 3 fasıl açmak” istediklerini söyledi. Bağış da AB’nin irade göstermesi halinde Gıda Güvenliği, Kamu Alımları ve Rekabet başlıklarının kısa zamanda açılabileceğini vurguladı.

İspanya ayrıca Bağış’a Dönem Başkanlığı süresince Türkiye dışında hiçbir ülkeyle ikili ziyaret yapmayacaklarını, bir tek İspanyol Başbakanı Jose luis Rodriguez Zapatero ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasındaki “medeniyetler ittifaki” zirvesini organize edeceklerini acıkladılar.

Bağış, daha sonra beraberinde seyahat eden gazetecilere İspanya gezisini değerlendirirken, “Fasıl açmak, gazoz açmaya benzemez. Bir süreç ve altyapısını hazırlamak lazım. Ancak önemli olan fasıl açıldığında kriterleri uygulamaya hazır olmamız” dedi. Bağış, Türkiye’nin tüm bu hazırlıkları kolaylaştırmak için bir an önce yeni bir anayasaya ihtiyacı olduğunu belirterek, “Önemli olan fasıl açmak değil zihin açmaktır. Biz fasıldan önce zihin açmaya calışıyoruz” dedi.



Kaynak: Milliyet

İsrail ve Türk Dizileri

Gönderen Orhan YILMAZ 0 Yorum


Sedat Laçiner
18 Ocak 2010, Pazartesi
slaciner@gmail.com
Türk televizyon dizileri Arap dünyasında da, İsrail’de de ortalığı kasıp kavuruyor. Ancak bir farkla, Araplar her akşam Türk dizileri için evlerine koşup nefes bile almadan Türk aktör ve aktristleri izlerken İsrail’de dizilerine en büyük müdavimi Dışişleri Bakanlığı ve Türkiye karşıtı gruplar. Araplar Türk dizilerini çerez yiyerek, kola içerek izlerken, İsrailli yetkililer dizileri tırnak yiyerek izliyorlar.

İsrail’i çileden çıkaran ilk dizi Ekim 2009’da TRT’de yayınlanan ‘Ayrılık’ oldu. Dizinin ilk bölümünün yayınlanmasının hemen ardından, akşam saatlerinde Yedioth Ahranot gazetesinin İbranice haber sitesi Ynet, diziyle ilgili geniş bir yazı yayınladı ve İsrail'in dizinin yayımlanmasından doğan "travma"yı yaşadığını iddia etti. Aynı şekilde İsrail’in Kanal 2 televizyonu da dizinin İsrail ve Yahudi düşmanlığını tesis etmeye dönük "kışkırtıcı bir dizi" olduğunu öne sürdü. Haberde İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman'ın, yeni atanacak Türk Büyükelçisini en kısa zamanda Dışişleri'ne çağırıp izahat isteyeceği belirtilirken, YnetLieberman'ın Büyükelçiye vekâlet eden Türk Büyükelçilik görevlisinin, diziyle ilgili protesto verilmek üzere bakanlığa çağrılması talimatını verdiğini yazdı. Ynet ayrıca dizinin Youtube’a konulmuş olan linkini ve ilgili sahnelerin fotoğraflarını da haberinde verdi.

İsrail Dışişleri Bakanı Lieberman diziyi “kışkırtıcı” olarak nitelerken şunları söyledi:

"Bu, ciddi bir provokasyondur ve devlet desteğiyle yapılmıştır. Böylesine provokasyon ve nefret dolu bir dizinin düşman ülkeler arasında bile yayınlanmasının doğru olmadığını düşünüyorum. Buna karşın dizinin İsrail ile yüzde 100 (tam) diplomatik ilişkileri olan Türkiye'de yayınlanmasını da çok manidar ve üzücüdür”.

İsrail’in Kanal 2’si işi bir adım daha ileriye götürerek diziyi “İsrail ve Yahudi düşmanlığı tesis etmeye yönelik bir girişim” olarak değerlendirdi. Eleştirilerde dizinin devlet televizyonu tarafından desteklenmesi ve burada yayınlanması sürekli olarak işleniyordu.Kanal 2’ye göre yukarıdan talimat gelmişti ve TRT de bu diziyi yaptırmıştı, “çünkü Türkiye’de başka türlüsü düşünülemezdi”.
 Malum, Ayrılık İsrail’in Gazze’ye en son saldırısını (Dökme Kurşun) ele alıyor. Dizide İsrailli askerler Filistinlilere karşı pek de insaflı değiller. Doğrusu bu savaşta 1500 kadar insanın öldürüldüğünü, bunların yarıdan fazlasının sivil kadınlar ve çocuklar olduğunu düşündüğünüzde dizinin ne kadar İsrail yanlısı olabileceğini de düşünmek gerekir. Böyle bir savaşı dizi yapacaksanız dizi her halükarda can yakıcı olurdu, nitekim Ayrılık da öyle olmuş. Dizide abartı var mı derseniz, abartıdan çok sahne seçimlerinden bahsetmek gerekir. Kötü İsrailli’nin yanı sıra savaştan rahatsızlık duyan ve bu rahatsızlıklarını İsrail’i adeta ihbar edercesine uluslar arası kamuoyu ile paylaşanlar da oldu. Belki dizide daha çok iyi İsrailli olsa daha iyi olabilirdi. Fakat bu da sanatsal ehliyete giriyor ve hiç kimsenin yönetmene çok da fazla karışma hakkı bulunmuyor. Nihayetinde abartı da sanatın bir parçası. Nihayetinde Ayrılık bir televizyon dizisi, bundan daha öte anlamlar yüklemek doğru değil. Üstelik İsrail üzerine Türkiye’de çok sayıda sinema ve televizyon filmi de yok. Dahası TRT yetkilileri ile konuştuğunuzda dizinin bir bölümünde İsrail eleştirilirken, diğer bölümünde savaşın başka bir yüzünün, yani Filistinlilerin hatalarının anlatıldığını söylüyorlar. Hatta tepkinin geldiği boyut TRT’de herkesi şaşırtmış, dizinin bir tür devlet krizine dönüşmesine anlam verememişler. Yukarıdan talimat meselesine gelince, doğrusu ne Dışişleri’nin, ne de Başbakan’ı İsrail tepkisine kadar diziden haberleri olduğunu dahi sanmıyorum. Şurası kesin ki, diziyi Türkiye’de popüler hale getiren İsrail’in abartılı tepkisi oldu.

Kurtlar Vadisi

‘Ayrılık’ fırtınası tam bitti derken İsrail ile Türkiye’nin arasını daha da açacak ikinci ‘sanatsal darbe’ geldi. Bu kez tanıdık bir yüz, Polat Alemdar’ ve adamları İsrail’i çıldırtıyordu. Kurtlar Vadisi Pusu’nun bir bölümünde dizinin kahramanı İsrail ‘temsilcilikleri’nden birini basıp suç çetesi gibi davranan İsraillileri tek tek vurunca ve İsrail bayrağını kana bulayıp “hep siz mi savaş suçu işleyeceksiniz” deyince ortalık yeniden karıştı. Türk Büyükelçi İsrail Dışişleri Bakanlığı’na çağrıldı ve daha alçak bir yere oturtulup kendisi üzerinden açık bir şekilde Türkiye’ye hakaret edildi. İsrailli sözde diplomatlar gazetecilere dönüp Büyükelçinin anlamadığı bir dilde, İbranice olarak o bizden daha aşağıda oturuyor, masada sadece İsrail bayrağı var ve yüzümüz de gülmüyor” dediler. İsrail’deki Türkiye karşıtı çevrelere mesaj verme çabası çok açıktı ve sonrasında bazı İsrail gazeteleri Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon ile Türk Büyükelçi Çelikkolarasındaki yükseklik mesafesini işaretleyerek “aşağılamanın yüksekliği” gibi manşetler dahi attılar.

İsrail Dışişleri sözde Kurtlar Vadisi Pusu’nun bir bölümünü protesto ediyordu, ancak belli ki zihinlerde hep Davos vardı. Bu sahne çok net bir şekilde ortaya koydu ki Davos’un intikamını alamamak bazı İsraillilerin içini hala yiyip bitiriyor. İsrail Türkiye’nin talebi üzerine özür diledi, Türkiye’yi aşağılamak isteyen İsrail diplomasisi daha çok kendisini aşağılamış oldu. Ancak dizi krizi hala bitmiş değil. Son olarak İsrail Dışişleri’nin Türk dizilerini kaçırmadığı belli olan 'Dizilerden Sorumlu Bakan Yardımcısı' Ayalon, bu kez de Türk dizilerinde İsrail'e eleştirilerin sürmesi halinde Türk elçiyi sürme tehdidini savurdu.Ayalon Türkiye’den dilediği özür henüz akıllardan silinmeden Türk dizilerinde İsrail’i eleştiren yeni sahneler olması halinde Türk büyükelçiyi ‘sınır dışı’ edebileceklerini söyledi.

Film İle Nasıl Mücadele Edilir?

İsrail’in Türk dizileri ile ilgili tepkisi bir yönüyle bizlere yabancı değil aslında. Geceyarısı Ekspresi başta olmak üzere Türkiye’yi karalayan yüzlerce, hatta çok daha fazla dizi ve sinema filmi yapıldı ve muhtemelen sayı azalmakla birlikte yapılamaya devam da edecek. Türkiye de bu tür filmlere ve benzeri kültürel ürünlere sert tepkiler verdi. Üstelik Türkiye’nin karşılaştığı çok daha sistematik propaganda çabalarıydı. Türkiye’ye karşı nefret duygularıyla dolu lobiler Türkiye’yi kötü gösterebilmek için sanatın sınırlarını dahi olabildiğince zorladılar, zorluyorlar. Buna rağmen Türkiye’nin tepkisi hiçbir zaman sofa, kanepe diplomasisi haline dönüşmedi. Tepkide ölçü kaçırılmadı. Hatta bazı Türkiye karşıtı filmler Türk televizyon kanallarında yayınlandı dahi. Türkiye demokratikleştikçe, dışa ve kendi halkına daha açık bir ülke oldukça Türkiye karşıtı filmlerin gişe yapması da zorlaştı. Ayrıca Türkiye hatalarını azaltmış olmanın verdiği özgüven ile kendisini daha güçlü bir şekilde anlattıkça bu tür yapımlara en iyi yanıtı da vermiş oldu.

Bu bağlamda İsrail’e diziler konusunda en kıymetli aklı verebilecek olan ülke de hiç şüphe yok ki Türkiye.

Ne var ki İsrail’in kimseden akıl, ders vs. alacak hali yok. Çünkü İsrail kızgınlıkla hareket ediyor, bu nedenle diplomasiyi etkili bir şekilde kullanamıyor. İkinci olarak İsrail'de dünyanın en parçalı ve radikal koalisyonlarındna biri var. Türkiye'ye saldırmak Liberman ve adamlarına oy getirebilir. Bu nedenle asıl oyunu bazı İsrailli siyasiler çeviriyor denebilir.

Bu noktada İsrail'in Türk devletinden diziler konusunda ne beklediği sorusu da akıllara gelebilir. TRT konusunda devletin bir etkisinin olabileceğini bir noktaya kadar kabul etsek bile Kurtlar Vadisi Pusu gibi diziler konusunda devlet ne yapabilir ki? Başbakan dizinin yönetmenini yanına çağırıp tehdit mi edecek, ceza mı kesecek? Başbakanın böyle bir gücü olsa bu gücü önce kendi lehine kullanırdı, herhalde İsrail'in değil. Yapılabilecekleri aslında İsraikl devleti de yapabilir, RTÜK'e başvurabilir, Türk mahkemelerinde dava açabilir. Bu bağlamda İsrail'in meseleyi devlet krizi haline getirmesi aslında Türkiye Cumhuriyeti'ni nasıl gördüğünü de gözler önüne seriyor. İsrail'in varsayımına göre Türkiye'de İsrail karşıtlığı devlet eliyle yürütülüyor ve özel televizyonlar da dahil tyüm yayın organları devletin doğrudan kontrolü altında.

***

Belli ki kriz derinleşerek sürecek. İsrail tepki gösterdikçe İsraili eleştiren bu tür diziler artacak. Çünkü İsrail meseleyi devlet krizine dönüştürerek bu tarz filmleri ünlü yapıyor, izlenme oranlarını yükseltiyor. Böylesine ucuz ve etkili bir reklâmı kim kaçırmak ister ki? Nitekim Kurtlar Vadisi Pusu’nun ‘kurtları’ da bu işte ekmek görmüş olacak ki hemen kolları sıvamışlar, 2010 Sonbahar’ında Kurtlar Vadisi Filistin’i vizyona sokacaklarmış. Başka bir deyişle İsrail askerleri Polat Alemdar ve adamlarından yine dayak yiyecek, olan da yine Türk büyükelçiye olacak.

***

Bu arada İsrailli yetkililer Kurtlar Vadisi dizisine tepki gösterirken dizinin diğer bölümlerini izlememişler galiba. Çünkü dizinin tamamını izleselerdi dizinin İsrail’e gelinceye kadar asıl öldürücü eleştirileri Türk devletine yaptığını, devleti içinde çetelerin ve mafyanın çöreklendiği bir yer olarak gösterdiğini fark ederlerdi. Fakat dediğimiz gibi, dizi aslında umurlarında değil. Davos’u kimse unutamıyor, Davos ayarında bir intikam için İsrail’de bazılarının kafaları sürekli fazla mesai yapıyor. Bu durumu ‘hakaret edilen’ Türk Büyükelçi Çelikkol da krizin Kurtlar Vadisi ile hiçbir ilgisi bulunmadığını hatırlatarak doğruluyor aslında:

Ayalon’un kendisisini meclisteki odasında görüşmeye çağırmasına ‘nezaket ve tanışma ziyareti’ çerçevesinde gittiğini söyleyen Çelikkol“Bir protesto, bir girişim veya ‘Kurtlar Vadisi’ dizisiyle alakalı bir şey gündemde yoktu” diyor. Kapıda bir dakika kadar beklediğini, Ayalon’un kendisini elini sıkarak sıcak karşıladığını, yeni tanışan iki diplomatın konuşabileceği hususları konuştuklarını anlatan Çelikkol“Sonradan tüm yaşananların bir mizansen olduğu anlaşıldı. Bu elçinin çağrılıp azarlanması durumu değil. Elçinin arkasından oyun oynama durumu var. Görüşme sırasında bakan yardımcısına İbranice bir şeyler soran fotoğrafçı ‘Elçiyle konuşurken ve el sıkışırken fotoğrafınızı çekebilir miyiz’ demiş. Ayalon da ters şekilde “Elçiyle el sıkışmam. Siz onu çekeceğinize şu durumu çekin. Bakın masada bayrak yok. O bizden alçak bir yerde oturuyor’ gibi şeyler söylemiş. Gazeteciler bu durumu çıkışta bana sorunca olay anlaşıldı.”

Belli ki krizin asıl nedeni Davos. Filmlerin de rolü var elbette. Ancak filmlerin etkisi daha çok krizin tuzu biberi olmalarında.

***

Son olarak, intikam ateşiyle yanıp tutuşan İsrail Dışişleri’ne buradan bizim de katkımız olsun, akıllarına gelmemiş olabilir, bakın Türkiye’yi aşağılamak için şöyle yöntemler de var:

Polat Alemdar’ı veya Memati’yi İsrail Dışişleri’ne çağırırsınız, onu alçak sofaya oturtursunuz. Sizi kesmedi mi, yere minder atar üstüne oturtursunuz. O da mı kesmedi, ona ayaklarınızı yıkatırsınız.

Fakat hepimiz çok iyi biliyoruz ki, ne Memati, ne de Polat, orada olmasını dilediğiniz asıl kişi bambaşka.


Israeli Deputy Foreign Minister Danny Ayalon meeting Turkish Ambassador Ahmet Oguz Celikkol, captioned "the height of humiliation" in Israeli newspaper Israel Hayom [Image: Lior Mizrahi/Israel Hayom]
İsrail'de bazı gazeteler sofa boy farkını "aşağılama yüksekliği" şeklinde okurlarına duyurdular


 
Sedat Laçiner


Türkiye üzerinden Avrupa'ya doğalgaz satmayı hedefleyen Irak, enerji alanında AB ile stratejik ortaklık için mutabakat zaptı imzaladı.







Avrupa Komisyonu'nun enerjiden sorumlu üyesi Andris Piebalgs, Bağdat'taki imza töreninde yaptığı açıklamada, Avrupa'nın enerji arzı güvenliğinde Irak'ın hayati rol oynadığını vurgulayarak Avrupa'ya önemli miktarda petrol ihraç eden ülkenin, Nabucco boru hattı projesi ve Türkiye-Yunanistan bağlantısından oluşan Güney Koridoru sayesinde Türkiye üzerinden geçen Güney Koridoru için doğalgazda kilit bir arz ülkesi haline gelebileceğini belirtti.
AB ve Irak arasındaki enerjide stratejik ortaklık mutabakatı zaptı, Irak'ın doğalgaz sahalarının geliştirilmesini, Irak'ın boru hatlarının güvenliğinin ve güvenilirliğinin artırılmasını, Irak gazının Avrupa'ya ulaştırılması için rota belirlenmesini ve Irak enerji politikasının sürdürülebilirliğinin sağlanmasını içeriyor


Kaynak: Ajanslar


Türkiye’nin Almanya Büyükelçisi Ahmet Acet, Avrupalı siyasilerin ve vatandaşların bugünün değil, Avrupa Birliği’nin ortalama standartlarını yakalamış gelecekteki Türkiye’sine bakmaları gerektiğini kaydetti. Acet, EurActiv Almanya’dan Ewald König, Michael Kaczmarek ve Alexander Wragge’e konuştu.








EurActiv Türkiye röportajı yayınlıyor:
 EurActiv (EA): Sayın Acet, Almanya’da yeni hükümet Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyelerini desteklemiyor. Hayal kırıklığı yaşıyor musunuz?
Almanya’nın Türkiye ile güçlü bağları var. Muhafazakârlarla liberaller arasındaki koalisyon anlaşmasına bakarsanız Türkiye’nin AB üyeliği konusunda şikâyet etmek mümkün görülmüyor. Almanya’nın Türkiye ile müzakerelerin devamı için kendi normal politikasına tamamen bağlı olduğunu anlıyoruz. Almanya sözünü yerime getirme konusunda güçlü bir gelenekten geliyor. Bu aynı zamanda Avrupa’nın değeri.
Almanya’nın duruşu sizi gerçekten tatmin ediyor mu? Başbakan Angela Merkel Türkiye için “ayrıcalıklı ortaklık” istiyor, üyelik değil…
Türkiye’nin katılımla ilgili siyasi sorunlardan kaçınabilmesi için Almanya’nın daha güçlü bir rol almasını görmek isteriz. Müzakerelerle hiçbir ilgisi olmayan unsurlar müzakerelerde söz konusu edildi; örneğin Kıbrıs sorunu. Sonuç: Türkiye sekiz yeni başlık açabilecek ya da herhangi bir başlığı kapayabilecek durumda değil. Bu adil değil. Aday ülkelerden hiç biri böyle bir durumla karşılaşmadı. Bu bir cezalandırma şekli. Arkadaşlarımızın kendi nüfuzlarını kullanarak Kıbrıs sorununun çözümü için daha fazla yardımcı olmalarını bekliyoruz. Büyük üye devletlerin liderlik edip sorunları izlemekten çok çözebilecek durumda olduklarını göstermeleri gerekir.
Motivasyonu artırmalıyız
EA: Türkiye’nın katılım meselesinin seçim kampanyalarında kötüye kullanıldığını düşünüyor musunuz?
Almanya, Fransa ve diğer bazı ülkeler seçim öncesi dönemlerde izlerseniz Türkiye’nin üyeliğine karşı ve genel olarak genişlemeye karşı her zaman bir tür tavır alındığını görürsünüz. Elbette bu yardımcı olmuyor. Eğer Nicolas Sarkozy veya Merkel Türkiye-AB çıkarlarını zedeleyecek bir şey söylüyorsa herkes AB’nin tamamının kendilerini istemediği hissine kapılıyor ve tabii ki bu doğru değil. Bu durum isteği azaltıyor. Ama motivasyonu artırmamız lazım çünkü Türkiye’nin üye olması herkesin yararına. Dolayısıyla siyasetçilerin seçim öncesi açıklamaları hiç yardımcı olmuyor.
Bırakın ev ödevimizi yapalım
EA: Türkiye’deki AB-yanlısı motivasyonun artırılması için Almanya’nın ne yapması gerekiyor?  
Tek yapmaları gereken şey işe her zamanki gibi devam etmeleri. İstediğimiz tek şey bu. Konsey 2005’te Türkiye ile müzakerelerin başlatılmasına karar verdi, süreci ve katılım başlıklarını tanımlayan müzakere çerçevesini hazırladı. Biz bunu takip ediyoruz. İstediğimiz tek şey AB’ye üye olmamız için yapmamız gereken ev ödevini bırakın yapalım ve işe devam edelim. Reformlara devam edelim, siyasi kıstasları yerine getirmeye devam edelim.
Bugünün değil yarının Türkiye’sine bakmak gerek
EA:Almanya’da Türkiye’nin muhtemel katılımına ilişkin eleştirilere nasıl bakıyorsunuz?
Sanırım politikacıların çoğunun yaptığı en büyük hata bugünün Türkiye’sine bakıyor olmaları. Bugünün Türkiye’si mükemmel değil, bir büyükelçi olarak bunu itiraf edebilirim. Müzakereleri tamamlamış yarının Türkiye’sine bakmaları gerekiyor. Otuzbeş başlıktan yalnızca on birini açtık. Avrupa Birliği’nin ortalama standartlarını yakalamış gelecekteki Türkiye’ye bakmamız lazım. Zaten ekonomik açıdan standartların ötesindeyiz. Avrupa bizim en iyi iş ortağımız. Türkiye dünyanın on yedinci büyük ekonomisi. Bizi, bugünkü halimizle değerlendirmeyin. Bizi yarınki durumumuza göre değerlendirin. Ve bu “yarın” geldiğinde eğer katılmamızı istemiyorsanız buna itiraz etmeyeceğiz. Ama kararınızı o zaman verin. Böyle olması gerekiyor. Anack, bugün Türkiye Avrupalı değil derseniz veya üye olmamalı veya “ayrıcalıklı ortak” olmalı derseniz, bu futbol maçının ortasında oyunun kurallarını değiştirmeye benzer; bir takımın oyuncularına bir top yerine iki topla oynama izni vermeye benzer. Adil değil. Sonuç: Türk halkının genel olarak hissiyatı “Türkiye AB’ye katılmak istiyor ama AB onu istemiyor” şeklinde.
EA: Bunca yıl sonra AB Türkiye’ye gerçekten “Hayır” derse, bunun hiç sorun olmayacağını söyleyebilir misiniz gerçekten?
Elbette. Eğer Türkiye müzakereleri tamamlarsa Avrupa’nın modern çevre, iyi yönetim, demokratikleşme gibi yasaları sayesinde çok iyi bir yaşam standardı yakalamış olacağız. Bu standartlarla geleceğimiz konusunda özgüven duyabilecek bir durumda olacağız. Ancak tabii ki bunlar birer tahmin. Bugün gerçek olan tek bir şey var: Bütün Türk hükümetleri ve liderleri Türkiye’nin AB’ye katılımından yana. Bu bizim kimliğimizin bir parçası. Türkiye 1923’te cumhuriyet ilan ettiğinden beri yüzümüz Batı’ya dönük.
Gün gelecek Türkler karar verecek
EA: AB’nin Türkiye ile bütünleşmeye “uygun” olduğunu düşünüyor musunuz?
Türk kamuoyu Avrupa’yı ilgilendiren konuların pek farkında değil, müzakereler ve Kıbrıs sorununa çok fazla yoğunlaşıyorlar. Lizbon anlaşması ya da “yetki ikamesi ilkesi” nedir bilmiyorlar. Türk halkı AB’nin gerçeğini öğrendiğinde bu bir şok olacak. Şikâyetçi değilim ama zaman gelecek ve Türkler katılıp katılmamak konusunda kendileri karar vermek durumunda kalacaklar.
EA: Alman kamuoynunun Türkiye’nin önemini anladığını düşünüyor musunuz?
Eğer Avrupa’da Türkiye’nin önemini bilen bir ülke varsa o da Almanya’dır. Almanya’nın ve Türkiye’nin birbirinden mesafe olarak uzak ama ilişkiler bakımından yakın olmasını birçok kişi anlayamaz. Bu Türkiye’ye her yıl dört milyon Alman turistin gelmesi değil. Bu daha çok Almanya’da kendi kültürlerinin olumlu ve olumsuz bazı yanlarını bu ülkeye bırakan büyük bir Türk toplumunun yaşıyor olması. Her Alman bir Türk’ü bir Amerikalı ya da İngilizin anladığından daha iyi anlar. Bu nedenle Almanların muhtemelen Türkiye’nin AB üyeliğinin önemini diğerlerinden daha fazla anlayacağına inanıyorum. Alman hükümeti bunu çok iyi anlıyor; birbirimizden karşı çıkarımız çok fazla. Hemen akla geliveren bazıları: OrtaDoğu, Kafkasya, petrol…
Rol çalmak yerine rol paylaşalım
EA: Ama birçok insan Türkiye’yi gerçekten AB’nin bir parçası olarak göremiyor…
 İş Türkiye’nin nasıl ve neden Avrupa Birliği’nin bir parçası olabileceğine gelince vizyon eksikliği söz konusu. İsim vermeyeceğim ama yeni üyelerden bazılarına bakarsanız bağlantının eksik olduğunu görürsünüz. Eğer AB yumuşak güç olmak istiyorsa Türkiye’siz hiçbir yere gidemez. Size bunu temin ederim. Çıkar alanlarında her zaman bu kilit noktada duracağız ve Avrupalılar’dan rol çalacağız. Ancak rolü çalmak yerine neden paylaşmayalım ki? Bu, insanların eğer vizyon sahibiyseler görebilecekleri bir şey.


EA: Türkiye AB-enerji politikasında önemli bir rol oynuyor. Türkiye’den Nabucco ve Güney Akım projelerini desteklemesi istendi. Ancak projeler birbiriyle çelişiyor…
Türkiye, enerji güvenliğini ve çeşitliliğini sağlayan her projeye destek verir. Elbette Güney Akım çok fazla desteklenmiyor çünkü Nabucco Türkiye üzerinden geçecek ve bize yarar sağlayacak. Ancak: Güney Akım gibi enerji güvenliği ve kaynağı sağlayan bir projeye de karşı çıkamazsınız. Bu iki boru hattı belli bir noktaya kadar birbiriyle çelişkili ama aynı zamanda aynı çıkarı temsil ediyorlar: Enerji çeşitliliği. Genel olarak: BU bölgede politika, göç ve enerji konularında çok fazla çıkarımız var ve Türkiye her zaman bir aktör.
Komşularla kötü ilişki lüksümüz yok
EA: Türk dış politikasının resmi tezi “komşularla sıfır sorun”. Gerçekten de hem AB hem de İran’la iyi ilişkiler olabileceğine inanıyor musunuz?
Almanya’nın İran gibi bir komşusu olduğunu düşünün bir. Sonsuza kadar birlikte olduğunuz bir komşuyla ilişkileriniz kötü olabilir mi? Türkiye’nin komşularıyla kötü ilişkiler sürdürme gibi bir lüksü yok.
“Sıfır sorun politika”mızı başarılı bir şekilde sürdürebilirsek –ki bu son derece zor – bölgesel sorunları çözebilme noktasında çok güçlü bir konumda oluruz. Bir örnek: Geçmişte Suriye ile PKK yüzünden ve su yüzünden çatışmalarımız oldu. Bugün Suriye ile ilişkilerimiz mükemmel. İlişkiler geliştiği için güneydeki vilayetlerde sınır ticareti sayesinde ekonomi patlaması yaşandı. Suriye, Irak, İran ve Azerbaycan’la sınır ticareti yapıyoruz. Bu nedenle şu anda Ermenistan ile de aramızı düzeltmek istiyoruz.
Ancak bu politika komşularımızla yaşayacağımız ciddi çıkar çekişmelerinin bölgede yaşayan insanlar üzerinde ekonomik etkiler yaratması anlamına geliyor. Batı bunu aklında tutmalı.
EA: Politikanız Batı’da yanlış mı anlaşılıyor?
Şunu söylemek isterim: Türkiye’de hiç kimse Orta Doğu’da oyunun ya da şovun kurallarını belirleyen gerçekten büyük bir güçmüşüz gibi hareket etmek istemiyor. Yalnızca barış istiyoruz, Orta Doğu’nun emniyetli bir yer olmasını ve güvende olmasını istiyoruz. Gazze ve Filistin sorununun çözülmesini istiyoruz. Barışın getireceği ve kimsenin kaybetmek istemeyeceği ekonomik çıkarların çok büyük olduğunu biliyoruz. Türkiye, sınırlar açıldığında ve insanlar serbestçe seyahat edebildiğinde Orta Doğu barışından son derece büyük yararlar elde edecek bir ülke.

EA: İran’a gelince, Türk politikası yatıştırma şeklinde anlaşılabilir…
Hayır, ama İran’a karşı BM yaptırımlarından önce çözüm bulmak için gösterilen çabaların artık tükendiğinden emin olmak istiyoruz. Bu nedenle başbakanımız ve dış işleri bakanımız İran’a giderek oradaki siyasi liderlerle görüştüler. Diğer tarafla yani Batı ile konuştuklarında hala manevra kabiliyeti olduğunu görülüyor. Ama sonunda uluslararası toplumun ve Güvenlik Konseyi’nin sorumlu bir üyesiyiz: Türkiye, Birleşmiş Milletler’in aldığı her karara uyacaktır. Ancak İran bizim komşumuz ve kendileriyle güçlü bağları olan sınırlı sayıda ülkelerden biriyiz. Zorlu bir mücadeleden kaçınılması için her şeyin yağıldığına emin olmak istiyoruz.
 
EA: Bir başka konuya geçelim. Türkiye’nin ekonomik büyümesinin 2010’da yüzde 5 olacağı bildirildi. Kriz sona mı erdi?
Mali açıdan krizi çok iyi yönettik. 2001’de kendi ekonomik krizimizi yaşadık ki bu kötü bankacılık sisteminin bir sonucuydu. 2001 sonrasında ekonomiyi yeniden şekillendirmek ve darmadağın bankacılığı sıkı kontrol altına almak için yaptığımız reformlar sayesinde yaşadığımız krizi iyi idare ettik. Hiçbir banka iflas etmedi ya da hükümet hiçbirini kurtarmak zorunda kalmadı. Bazı Avrupa merkezli bankaların karşılaştıkları problemler tabii ki Türkiye’yi etkiledi. Ancak ihracat merkezli olduğumuz için bu küresel kriz bizi Almanya gibi etkiledi. Yani daha az ihracat, daha az üretim daha fazla işsizlik. Hükümet vergi teşvikleriyle yardımcı oldu ve KDV oranlarını düşürerek yeni otomobillerin satın alınmasını kolaylaştırdı. Özetle, işlerin yolunda gittiğinin en iyi göstergesi kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin notunu yükseltmeleri oldu. Yatırımcıysanız ve Türkiye’ye harcayacak çok paranız varsa, size kesinlikle: Yatırımlarınıza devam etmenizi söyleyebilirim. Yapısal reformlarımız ve AB için yaptığımız reformlar Türkiye’de doğrudan yabancı yatırımlarını artırdı. Bu zamanda Türkiye’de yatırım yapmak diğer ülkelere göre hem daha kolay hem de daha güvenli.
İsviçreliler İslam’ı tanımıyor
EA: Geçen haftalarda Avrupa’da İslam kültürüyle ilgili bir başka tartışma yaşadık. İsviçre’deki minare ihtilafıyla ilgili görüşleriniz nelerdir?
 
İnsan haklarına ve ibadethane inşa etme hakkına inanan herkes için şok edici bir sonuçtu. Türkiye geçmişte Müslüman olmayanların ibadethane inşa etmelerini zorlaştıran yasaları olduğu gerekçesiyle uzun bir süre eleştirildi. Ancak AB müzakere sürecinde yasalarımızı değiştirdik ve şimdi mükemmel bir resim veriyoruz. Artık İsviçre’nin kararını eleştirebilecek bir konumdayım çünkü bizim ibadetle ilgili kısıtlamalarımız yok. Ama sanıyorum ki minareyle ilgili oylamanın sonucu yanlış algılamadan kaynaklanıyor. İsviçreliler İslam’ı pek tanımıyor; onun bir barış dini olduğunu bilmiyor.
İkincisi herkesi 9/11’dan sonra medeniyetler ittifakı kurmak için cesaretlendirdiğimiz bir sırada bu şok oldu. Karar demokratik değerlerin en yüksek standartlarına sahip ülkelerden birinde alındı. Umarım İslam dünyasında veya AB’de Danimarka’da yaşanan “karikatür krizi”nde olduğu gibi olumsuz yankı uyandırmaz. Benzer şeyler kültürleri yaklaştırmaya yardım etmiyor. Yarardan çok zarar veriyor.
EA: Ne öğrenebiliriz?
İbadet ve din özgürlüğü söz konusu olduğunda her ülkenin en üst düzeyde hoşgörü standardına erişmiş olması gerekiyor. Sanıyorum Almanya dinde hoşgörü konusunda iyi bir örnek oluşturuyor. Kültür, ırk ve din anlamında farklı olan “öteki”ne karşı çok hassas olmalıyız. Doğu ve Batı birbirlerinin hassasiyetlerini daha iyi anlamalı.
EA : Türkiye’deki tepki nasıldı?
Bazı politikacılar tabii çok sert açıklamalar yaptılar. İsviçre hükümetinin bu anlamda uzlaşma arayan açıklamalar yapmasını anlıyorum. İsviçre duruma çare arıyor ve hatanın düzeltilmesini istiyor. Bu Türkiye’de hemen hemen iyi algılandı.
Türkiye ve İspanya Birleşmiş Milletler girişimi olan “Medeniyetler İttifakı”nın eş-başkanları. Bu ittifak karikatür krizinin hemen sonrasında başladı. Amaç, farklı kültürleri bir araya getirmek. Bu nedenle bu tür konularda Türkiye’nin özel bir sorumluluğu var.
EA: Boykot belirtisi var mı?
Bir siyasetçimiz İsviçre bankalarının boykot edilmesini istedi ama bu muhtemelen duygusal bir ifade tarzıydı. Çünkü bizim politikamız bu değil. Türkiye laik bir ülke. İslam ulus temelinde temsil edilmiyor.
Türkiye’den çok Almanya’ya yakın bir nesil geliyor
EA: Göç sorunu birçok AB ülkesinde tartışılıyor. Bir hükümet entegrasyonun başarılı olabilmesi için ne yapabilir?
Hükümetin entegrasyon politikası olması çok olumlu bir adım. Almanya burada kalacak çok sayıda göçmen olduğunu ve entegre olmaları gerektiğini kabul ediyor. Bu gerçeğin kabul edilmesi çok iyi bir başlangıç. Ve bu gerçeğin inkar edilmesi başını kuma gömen devekuşu gibi yaşamak. Öte yandan bir ülkede mutlu yaşamak için kendiniz güvende hissetmeni gerekir; insanın doğası böyle. Ve kabul edilebilir olduğunuzu hissetmeniz gerekir ki bu duygusal açıdan çok daha fazla anlamda insanın doğası. Eğer biri kendini güvende ve kabul görmüş hissetmezse bu ülkede mutlu ve başarılı olamayacaktır.
EA: İkinci, üçüncü nesil göçmenler sık sık kimlik sorunu yaşadıklarını bildiriyor. Ne dersiniz onlar Türk mü Alman mı?
Eğer Alman pasaportu taşıyorlarsa Alman, Türk pasaportu taşıyorlarsa Türk. Burada kalmaya karar veren Türklere Alman vatandaşı olmalarını salık veriyoruz. Bu, sorumlu vatandaş olmak, seçimlere katılmak ve Almanya’nın yaşam tarzına katkıda bulunmak demek. Aksi halde misafir olarak kalırsınız. Ve bu da yeterli değil. Alman vatandaşı değilseniz neden burada sonsuza kadar yaşayacaksınız ki? İnsanları iyi günde de kötü günde de Alman vatandaşlığını almaları için yüreklendiriyoruz. Bunu şimdi görebilirsiniz: Türkiyeliler Winnenden saldırısı gibi ulusal felaketlerden paylarını alıyorlar. Ve Alman milli futbol takımı bir maçta yenildiğinde onlar da üzülüyor. Bu tür bir paylaşım yaşıyorsanız, bütünleşmişsiniz demektir.

EA: Ama bazı Türklerin yaptığı gibi hem hala Türk televizyonunu seyredip hem de Almanca konuşmazsanız nasıl pay alabilirsiniz?

Soruna parmak bastınız. Bütün mesele Türk toplumunda farkındalık yaratmak: Eğer çocukları Almancayı düzgün öğrenmezlerse, kaybedilmişlerden olacaklar ve sonunda hayatta da başarısız olacaklar. Onların kendi çocukları için sorumluluk sahibi olmalarını istiyoruz. Bu televizyon kişilikle ilintili. Aynı şekilde bir İtalyan kalbinde her zaman bir İtalyan ve bir Alman hep Alman kalacaktır. Çünkü o ülkelerde doğdular, anne-babaları orada. Ama aklıyla ve yüreğiyle Türk toplumuna ait biri aynı zamanda Almanya’nın da parçası olması. Türkiye’den çok Almanya’ya yakın genç bir nesil görüyorum.”
Söyleşi: Ewald König, Michael Kaczmarek, Alexander Wragge


Kaynak: Euractiv

Google-Translate-Turkish to English Google-Translate-Turkish to French Google-Translate-Turkish to German Google-Translate-Turkish to ItalianGoogle-Translate-Turkish to Spanish Google-Translate-Turkish to Russian Google-Translate-Turkish to Ukrainian Google-Translate-Turkish to BulgarianGoogle-Translate-Turkish to Greek