
Ermeni sorunu olarak adlandırılan ve Ermenilerin sözde soykırım iddiaları ile birlikte ortaya çıkan gelişmeler Türkiye’nin dış politikasını ve diğer ülkeler ile ilişkilerini etkileyen bir aşamaya gelmiştir. Ermeni sorunu, artık tarihi bir sorun olmaktan çıkmış, uluslararası ilişkiler ve uluslararası hukuk alanlarını da ilgilendiren ve bazı ülkelerin Türkiye’ye karşı kullandıkları bir araç haline gelmiştir. Ermenilerin sözde soykırım günü olarak ilan ettikleri 24 Nisan yaklaşırken, her yıl olduğu gibi bu yıl da Ermeni faaliyetleri hız kazanmaktadır.
10 Ekim 2009’da Zürih’te Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasına dair imzalanan protokoller kapsamında başlayan iyimser hava yaklaşık 1 yıldır Ermeni iddiaları ve faaliyetleri sebebiyle zedelenmiştir. Kuşkusuz burada 1915 olaylarının tartışılmasına karşı çıkan Ermeni diasporasının tutumu önemlidir. Çünkü diaspora soykırım iddialarını tartışmaya açmaktan, kimliğin tartışılmaz bir unsuru üzerinde şüphelerin ve soru işaretlerinin ortaya çıkmasına yol açacağı endişesiyle kaçınmaktadır. Dünyanın birçok yerinde bulunan diaspora özellikle sözde Ermeni soykırımı iddialarını güçlü bir şekilde savunmakta ve faaliyetleriyle iki ülkenin ilişkilerinin gelişmesinde büyük engel teşkil etmektedir. 1965 yılından itibaren ivme kazanan diasporanın faaliyetleri karşısında Türkiye tarafından ancak 1980’lerden itibaren ciddi denilebilecek çalışmalar yapılmaya başlanmış, bunlar da çok koordineli olmadığından ve diasporanın çabaları tarafından engellendiğinden, gereken etkiyi gösterememiştir.
Yaşanan gelişmeler diasporanın bu yıl da faaliyetlerine tüm hızıyla devam ettiğini göstermektedir. Nitekim Arjantin’de bir federal mahkeme 29 Mart 2011 tarihinde aldığı bir kararla “Türk Devleti’nin Ermenistan halkı aleyhine 1915-1923 döneminde soykırım suçu işlediğine” karar vermiştir. Ermeni asıllı Arjantin vatandaşı Gregorio Hayrabediyan’ın I. Dünya Savaşı yıllarında yaşayan aile fertlerinin akıbetlerinin Türkiye’ye sorulması isteğiyle 2000 yılında mahkemeye başvurmasıyla başlayan yargı süreci Türkiye’nin aleyhine sonuçlanmıştır. Peki Arjantin mahkemesinin aldığı bu karar uluslararası hukuka uygun mudur? Öncelikle BM’nin 1948 yılı Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 6. Maddesi gereğince, bir olayın soykırım olup olmadığına, olayın meydana geldiği ülkenin yetkili mahkemesi ya da uluslararası ceza mahkemesi karar verebilmektedir. Görüldüğü gibi, bir devletin başka bir devlet hakkında böyle bir karar alma yetkisine sahip olması söz konusu değildir. 1915 olaylarının soykırım olduğuna dair 1993 yılında bir kararı kabul eden Arjantin’de etkili bir Ermeni diasporası bulunmaktadır. Uluslararası alanda Türkiye’yi zora sokan bu kararlar, benzer davaların açılmasına ve Türkiye’den tazminat istenmesine neden olabilir.
Bir diğer gelişme, Fransa’da Sosyalist Parti’li bir gurup senatör’ün girişimiyle, 2006 yılında 1915 olaylarına ilişkin mecliste kabul edilen kanun teklifinin, 4 Mayıs’ta senato gündemine getirilecek olmasıdır. Bilindiği gibi Fransız Parlamentosu 2001 yılında aldığı kararla “Fransa 1915 Ermeni soykırımını açıkça tanır” ifadesini kullanmıştır. Beş yıl sonra 2006 yılında, Ermeni soykırımını reddedenlerin cezalandırılması yönündeki kanun teklifi parlamentoda kabul edilmiş ancak teklifin senato gündemine getirilmesi Fransız hükümeti tarafından engellenmişti. Bugün Ermeni diasporasının girişimiyle tekrar gündeme gelen söz konusu tasarının kanunlaşması zayıf bir ihtimal gibi gözükmektedir.
Öte yandan Ermenistan Hükümetinin faaliyetlerine de değinmek gerekir. 17 Ocak’ta Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan Kıbrıs Rum tarafına yaptığı ziyarette, Güney Kıbrıs’ın Kıbrıs sorunu ile ilgili tezlerini desteklediğini ve iki ülke arasındaki ilişkilerin umut verici olduğunu dile getirmiştir. Öyle görünüyor ki sürecin baltalanmasının ardından Ermenistan “düşmanımın düşmanı benim dostumdur” anlayışıyla hareket etmekte, Türkiye karşıtı unsurları desteklemektedir. Ayrıca Ermenistan Dışişleri Bakanı Eduard Nalbantyan 14 Ocak 2011 basın toplantısında, tüm dünyanın Türkiye’den Ermenistan ile imzaladığı protokolleri onaylamasını beklediğini ifade etmiştir. Sarkisyan ve Nalbantyan’ın birkaç gün arayla yaptığı bu açıklamalar, Ermenistan hükümetinin sorunun çözümü için ne kadar samimi olduğunu ortaya koymaktadır. Ermeni tarafı Türkiye’nin protokolleri onaylamasını yürekten istiyorsa, Türkiye’ye karşı unsurları desteklemekten vazgeçmeli ve Türkiye’nin tepkisini çeken bu tür faaliyetlerin kendisine hiçbir katkısı olmayacağını bilmelidir. Çünkü Ermenistan için kazançlı olan, coğrafik bir bağı ve komşuluğu olmayan Güney Kıbrıs ile ilişkileri değil, Türkiye ile sınır kapısının açılarak kötü olan ekonomisinin canlanmasıdır.
Türkiye maalesef her sene 24 Nisan yaklaşırken aynı tablo ile karşı karşıya kalmaktadır. Peki Ermeni sorununa ilişkin neler yapılmalıdır? Öncelikle bugüne kadar başarısız olan lobi faaliyetlerimizi gözden geçirmemiz gerekmektedir. Türkiye, özellikle “tanıma”, “tazminat” ve “toprak” konusunda sert tutumunu sürdüren diaspora ile mücadele ederken Ermenistan ile ilişkilerini geliştirmeyi unutmamalıdır. Diaspora içerisinde diyalog kurulabilecek olan gruplarla iletişim kanalları açık tutulmalı, bu esnada da Türk-Ermeni ilişkilerinin geliştirilmesi için barışçıl çalışmalar devam ettirilmelidir. Bu girişimler, sivil toplum kuruluşları ve üniversiteler gibi kurumların öncülüğünde yürütülmelidir. Türkiye’de ve diğer ülkelerde Ermeni iddialarını destekleyen yayınlar çok miktarda bulunurken, bu iddiaların aksi yönünde yapılmış çalışmaları, eserleri uluslararası alanda bulmak çok güçtür. Bu türden faaliyetler özellikle İngilizce olarak yapılmalıdır. Bu konuyla ilgili olarak paneller, seminerler ve konferanslar verilerek dikkat çekilmelidir. Diasporada özellikle radikal unsurların soykırım iddiaları üzerine ve nefrete dayalı kimlik oluşturup bunları gelecek nesillere aktarma stratejisinin Ermeniler açısından da zararlı olduğu anlatılmaya çalışılmalıdır. Radikal grupların Ermenistan üzerine etkide bulunarak Türkiye-Ermenistan ilişkilerine de zarar verdikleri ve bundan en çok Ermenistan’ın olumsuz etkilendiği vurgulanmalıdır.
Türkiye uluslararası alanda haklılığını ispatlayacak bu faaliyetleri yürütürken, güçlü bir siyasi ve ekonomik yapıya sahip olması gerektiği unutulmamalıdır. Çünkü ekonomik ve askeri bağımlılığı aza indirgemiş bir Türkiye bu tür baskılara maruz kalmayacaktır.
Tuba AKTAŞ
Karadeniz Teknik Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler Bölümü




















