Bm ve Eski Yugoslavya İç Savaşı

ÖZET:

Yugoslavya etnik ve dini bakımdan dünyanın en karmaşık bölgelerinden biri olan Balkanlarda yer almaktadır. Bu heterojen yapı da barış içinde birlikte yaşama ilkesi süreklilik kazanamamış, federe cumhuriyetler milliyetçi duygularla hareket ederek ayrılıkçılığa yönelmişler ve bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Bunun sonucunda Yugoslavya’da iç savaşa dönüşen çatışmalar başlamıştır. Dolayısıyla İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’da yeri olmadığına inanılan etnik çatışma ve savaş, 1990’lı yılların başında Soğuk Savaş döneminde Avrupa’ya yeniden dönmüştür. Avrupa’da yaşanmakta olan savaşı engelleyememe ve sonrasında durduramama, özellikle 1992 sonrasında artık bir Ortak Dış Politika ve Güvenlik Politikası olduğunu iddia eden AB’nin aslında bu konularda başa çıkmakta ne kadar yetersiz kaldığını göstermiştir. 1992-1995 döneminde Bosna’da yaşanan savaş ABD’nin liderlik rolü üstlenmesiyle durdurulabilmiştir. BM nezdinde alınan kararlar işlevsellikten uzak kalmış, NATO’nun Kosova’ya müdahalesinde açık bir egemenlik ihlali söz konusu olmuş, BM Kurucu Antlaşması ihlâl edilmiştir. Bu bağlamda çalışmamızda, Batılı devletler başta olmak üzere, Uluslararası toplumun bir yandan toprak bütünlüğüne saygıdan bahseden diğer yandan bağımsızlık kazanan cumhuriyetleri tanıma formülleri arayan çelişkili tutumları ve işlevsellikten uzak kararları ele alınmakta, BM ve AB’nin bu gibi olaylarda savaş öncesinde veya sonrasında, devletlerin egemenlik haklarını ihlal etmemek kaydıyla daha fazla sorumluluk alması gerektiği savunulmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Yugoslavya, iç savaş, BM, egemenlik, AB.

UN AND CIVIL WAR OF PREVİOUS YUGOSLAVIA

ABSTRACT:

Yugoslavia takes place in the Balkans, which is one of the most complex countries in terms of ethnic and religion. The principle of living together in peace was temporary, federal republics headed for separation with their separation feelings and they declared their independency. As a result, conflicts, which are tended to be civil wars, started in Yugoslavia. So, the ethnic conflict and war which is bellied that it doesn’t have place in Europe after the Second World War returned to Europe again in the early 1990s in the term of Cold War. Europe couldn’t prevent the war and then couldn’t stop and this indicated that how the Europen Union which claimed to be a common foreign and security policy especially after 1992 is insufficient in such these areas. The war in Bosnia, which took place in 1992-1995, was stopped by the United states which took the role of leadership. The Un decisions were for from functionality, NATO’s intervention in Kosova, a clear violation of sovereignty occurred, the UN Founding Treaty was violated.

In this study, we aim to investigate the western states, on the are hand, especially the international community, respect for Terri lard integrity mention but on the other hand, the winning independence republics seeking recognition formulas conflicting attitudes and decisions of the remote functionality to be addressed the UN and EU in such events before or after the war, if the sovereignty rights aren’t violated, the need to take more responsibility can be the defense

Key Words: Yugoslavia, civil war, UN, sovereignty, EU.

GİRİŞ

Soğuk Savaşın sona ermesiyle, iki kutuplu dünyanın ve Sovyetler Birliği’nin yıkılması, dünyanın geri kalan kısmı kadar Balkanları da derinden etkilemiştir. Bu coğrafya da yaşanan en önemli gelişme ise Yugoslavya’nın parçalanmasıdır. Bu çalışmada, Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde Birleşmiş Milletler nezdinde alınan kararlar ve uluslararası toplumun toprak bütünlüğüne saygı ve self-determinasyon hakkı arasında yaşadıkları gel-gitler çerçevesinde aldıkları kararlar ele alınmıştır. Bu süreçte, Birleşmiş Milletler Kurucu Antlaşmasının en önemli ilkelerinden biri olan ve ulus devletlerin özünü oluşturan egemenlik açık bir şekilde ihlal edilmiş ve insan hakları, demokratikleşme, hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerler karşısında devlet egemenliği ve onun en önemli parçası içişlerine müdahale etmeme ilkesi görmezden gelinmiştir. Bunun en çarpıcı örneği, kuşkusuz NATO’nun Kosova’ya müdahalesidir.

Yugoslavya krizinde, Birleşmiş Milletler Örgütünün, çoğu zaman etkisiz ve hareketsiz kaldığı görülmüştür. Bosna-Hersek’te yaşanan ve dört yıl süren çatışmalarda, binlerce insan ölmesine rağmen BM hiçbir engelleyici tavır sergilememiştir. Bunun nedenlerinden biri AB’nin soruna müdahale etmesidir. AB, Yugoslavya bir Avrupa ülkesi olduğu için, problemi yalnızca kendisinin çözebileceğini iddia etmiştir. Bu sayede Yugoslavya, Avrupa’nın yeni ortak savunma sisteminin ve dış politikasının ilk zaferi olacaktı. Diğer bir neden ise ABD’nin soruna müdahale etmesidir. ABD, Kosova’daki operasyona insani boyutunun yanı sıra Avrupa da daha büyük bir soruna yol açacak bir savaşa engel olmayı amaçlamıştır. ABD’nin asıl amacı, NATO’nun varlığını sürdürebilmek ve NATO aracılığıyla ABD’nin etki alanını genişletmek ve bölgesel ya da evrensel düzeyde ortaya çıkmayı hedefleyen olası rakipleri engelleyici mekanizmaları geliştirmekti. Yugoslavya’daki çatışmalar bu amaç için önemli bir fırsattı. ABD’de bunu değerlendirmek için Birleşmiş Milletler’i devre dışı bıraktı.

Yukarıda verilen bilgiler çerçevesinde ele aldığımız bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci Bölüm’de Yugoslavya’da meydana gelen çatışmaların daha iyi anlaşılması için Yugoslavya’nın tarihi ele alınmıştır. İkinci Bölüm’de Yugoslavya’nın parçalanmasında etkili olan faktörler, dağılma süreci ve çatışmaların başlaması üzerinde durulmuştur. Üçüncü Bölüm’de ise BM Örgütüne değinilmiş, Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde, BM Kurucu Antlaşması çerçevesinde alınan kararlar ele alınmış ve genel olarak uluslararası toplumun tutumu üzerinde durulmuştur.

1. YUGOSLAVYA’NIN TARİHİ

1.1. Sırp-Hırvat-Sloven Krallığının Kurulması-Birinci Yugoslavya

Birinci Dünya Savaşı öncesinde bağımsız olan Karadağ ve Sırbistan ile savaştan önce, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu içerisinde yer alan Hırvatistan, Slovenya, Backa, Bosna-Hersek, Dalmaçya ve Banat bölgeleri, 1918 aralık ayında Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı adı altında bir araya gelerek yeni bir devlet kurdular[1].

Bu devletin adı 1929 yılında Yugoslavya olarak değiştirilmiştir. Sırpça-Hırvatça dilinde “Yugoslav” Güney Slavları anlamına gelmektedir; “Yugoslavya” ise Slavların yurdu demektir. Kelime ilk kez 1839 yılında Teodor Pavloviç adlı bir Sırp tarihçi tarafından kullanılmıştır. Güney Slav Ulusları, Sırplar, Hırvatlar, Slovenler ve Bulgarlardan oluşmaktadır. Slav dünyasında Polonyalılar, Çekler ve Slovaklar Batı Slavları; Ruslar, Ukraynalılar ve Beyaz Ruslar ise Doğu Slavları olarak adlandırılmaktadır. Bosna-Hersek’te yaşayan Boşnaklar da etnik bakımdan Slav kökenlidir[2].

Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı, Güney Slav halklarının ilk birlik denemesidir. 1941 yılındaki Alman işgaline kadar sürecek olan bu dönem, Yugoslav siyasal tarihinde “Birinci Yugoslavya” olarak adlandırılır. Güney Slav halkları arasında birlik oluşturma düşüncesi, Birinci Dünya Savaşından önce hiçbiri için öncelik taşımıyordu. Sırplar ele geçirdikleri toprakları korumaya mümkünse genişletmeyi hedefliyorlardı. Avusturya-Macaristan sınırları içerisinde bulunan Sloven ve Hırvatlar ise kendilerine daha geniş özgürlük sağlayacak otonomi peşindeydiler[3].

I. Dünya Savaşı öncesinde Sırbistan ve Avusturya-Macaristan arasında, Balkanlardaki gelişmelerden kaynaklanan ve her an sıcak bir çatışmaya dönüşmesi beklenen bir gerginlik vardı. Sırbistan 1908 yılında Bosna-Hersek’in Avusturya-Macaristan tarafından ilhak edilmesini kabul etmemiş, bu durumu Büyük Sırbistan hayalini sınırlayan bir engel olarak görmüştür[4].

28 Haziran 1914 yılında, Sırp Milliyetçisi Govrillo Princip’in Bosna-Hersek’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahtı Franz Ferdinand’ı öldürmesi gerginliği savaşa dönüştürmüştür. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Sırbistan arasında başlayan savaş, önceki yıllarda oluşmuş ittifaklar zincirinin harekete geçip Almanya’nın daha sonra da İtalya ile Osmanlı Devleti’nin Avusturya Macaristan, Rusya ve Fransa ile daha sonra İngiltere’nin Sırbistan’ın yanında yer almasıyla I. Dünya Savaşına dönüşmüştür[5].

Sırbistan Slav Birliğinin kurulması gerektiğini gündeme getirdiyse de müttefikler savaş sırasında kendi çıkarlarını gözetmişlerdir. Ancak Sırbistan Başbakanı Nikola Pasic, parlamento tarafından da onaylanan bildirgesinde savaşın amacını açıklamıştı, buna göre Sırbistan’ın savaştaki amacı, Sırp, Sloven ve Hırvat uluslarının birleşmesiydi. Avusturya-Macaristan egemenliği altında Slovenler Cermenleşme, Hırvatlar da Macarlaşma tehdidi altında olmuşlardır. Dolayısıyla Güney Slav halklarının birleşmesi, Sloven ve Hırvatlar için kimliklerini ortaya koyma işlevi görecekti. 4 Aralık 1918 yılında toplanan Meclis’in ilk oturumunda Sırp-Hırvat-Slaven Krallığı kurulmuştur. 10 Eylül 1919’da imzalanan St. Germein Barış Antlaşması ile yeni kurulan devlet uluslararası toplum tarafından tanınmıştır[6].

Krallık halklar bakımından bir millet mozağini andırıyordu. Sayım raporlarında yer alan milletlerin ve azınlıkların oranı, şu şekilde belirlenmişti: Sırplar %43, Hırvatlar %23, Slovenler %8,5, Bosnalı Müslümanlar %6, Makedonlar %5, Arnavutlar %3,6, Macarlar, Ulahlar, Çingeneler ve diğerleri %14[7].

Birini Dünya Savaşını sona erdiren anlaşmalardan biri olan Trianon Anlaşmasına göre, Voyvodina bölgesi yeni kurulan krallığa katılmış, buna karşılık Adriyatik Kıyıları ile Trieste ve Riyeka İtalya’da kalmıştır. Bu anlaşma Hırvat ve Slovenleri mutlu etmedi. Sırpların bu durumda Hırvatistan ve Slovenya topraklarına gereken özeni göstermediği kanısı oluşmuştur. Hırvatlar ve Slovenler kendilerinin de yönetimde söz sahibi olabilecekleri bir federal yapı istemişlerdir. Fakat Krallık 1921 yılında tamamen Sırbistan kontrolü altına girmiştir. 1921 Anayasası muhaliflerini olmasına karşın kabul edilmiş ve devlet tamamen merkezileşmiştir[8].

Hırvat ve Slovenlerin bütün bunları kabullenmesi üzerine bir sürü ayaklanma gerçekleşmiş ve Ocak 1929’da Kral parlamentoyu ve 1921 anayasasını feshederek istikrar adına yönetime el koymuştur. Ekim’de tarihi milli sınırlar dikkate alınmaksızın dokuz bölgeye ayrılarak Sırp egemenliğini pekiştiren yeni bir anayasa yürürlüğe konmuştur. Devletin adı “Yugoslavya” olarak değiştirilmiştir[9].

1930’ların sonlarında Avrupa’da güç dengesi hızlı bir değişim içerisindeydi. Fransa ve müttefikleri güç kaybediyorlardı. 1940-41 yılları arasında Almanya-İtalya-Japonya mihverine katılması için Yugoslavya’ya baskı uygulamaya başlamışlardır. Komşuları, Macaristan, Slovakya ve Romanya’nın da Alman güdümüne girmesiyle iyice bunalan Yugoslav hükümeti, Mart 1941’de Mihvere katılma anlaşması imzalamıştır. Almanya-Yugoslavya anlaşmasının imzalanmasından sonra, 27 Mart 1941’de General Duşan Simoviç’in önderliğindeki cunta, Kralı düşürerek yönetime el koymuştur. Bunun üzerine Alman Ordusu 6 Nisan’da Belgrat’ı bombalayarak Yugoslavya’ya girmiştir. 17 Nisan’da Yugoslav ordusu koşulsuz olarak teslim olmuştur[10].

1.2. İkini Dünya Savaşı Sırasında ve Sonrasında Yugoslavya

1941 yılında Yugoslavya’nın Mihvere teslim olmasından sonra, Kral Peter ülkeden ayrılarak Londra’da sürgün hükümeti kurmuştur. Öte yandan ise, Almanya’nın himayesi altında Hırvatistan ve Bosna topraklarını içerecek şekilde “Bağımsız Hırvat Devleti” kurulmuştur. Devletin başına faşist eğilimli Ustaşa harekatı önderi Anle Pavleviç getirilmiştir[11].

Slovenya’nın kuzey bölgeleri, Almanya ve Macaristan arasında paylaşılmıştır. Macaristan ayrıca Voyvodina’da Macar azınlığın yaşadığı Tuna ve Tisa ırmakları arasında kalan bölgeyi ilhak etmiştir. Karadağ bölgesi İtalya, Sırbistan ile Vayvodina’nın doğu bölümü, Almanya tarafından işgal edilmiştir. Yugoslavya’yı kontrol altına alan Hitler, 22 Haziran 1941’de SSCB’ne karşı bir saldırı başlatmıştır. Alman himayesi altında bulunan Hırvat devleti de, hitlerin doğu seferine bir birlik ile katılmıştır[12].

Alman işgaline karşı Yugoslavya’da ilk direnişi Sırp milliyetçilerinin örgütü Çentikler (Anavatan İçin Kurtuluş Ordusu) başlatmıştır. İşgale karşı direnen ikinci örgüt, tito önderliğindeki Partizan Hareketi olmuştur. Partizanların amacı sadece işgalci güçleri ülkeden çıkarmak değil aynı zamanda Komünist Parti önderliğinde kitlelerin desteğini alan ulus ötesi bir yönetim kurmak olmuştur[13].

Çentiklerden daha çok Alman öldürdükleri kanısına varan müttefiklerin, 1943 sonunda yardım etmeye başlamasıyla Partizanların işi daha da kolaylaştı. Partizanlar kendi hareketlerinin “Yugoslav” olduğunu ve savaş sonrası kurulacak düzenin Yugoslavya’daki tüm etnik gruplara eşit derecede statü ve güvenlik sağlaması gerektiğini öne sürüyordu. Aynı zamanda savaş sonrası Yugoslavya’da toplumsal ve politik reformlar gerçekleştirme sözü de veriyorlardı. Süreç içerisinde Partizan Ordusu’nu “Halkın Kurtuluşu Ordusu” olarak isimlendirerek, etnik kimliklerin bir önemi olmadığını vurguladılar ve kontrolleri altındaki bölgelerde yerel idareleri ele alarak yönetim yeteneklerini kanıtlamaya çalıştılar[14].

Yugoslav Komünist Partisi lideri olan Tito, savaş içinde ulusal Kurtuluş Anti Faşist Konseyi (AVNOS)  adı verilen bir cephe kurmuştur. Bünyesinde bütün ulusların ve azınlıkların temsilcileri bulunduğu AVNOS, bir süre sonra kendini hükümet ilan etmiştir. Savaş sonrasındaki Yugoslavya yönetiminin silueti şekillenmeye başlamıştı. Buna göre, Yugoslavya federasyon olacak, Sırp, Hırvat ve Slovenlerin dışında Makedonlara, Karadağlılara ve Bosna Hersek’te yoğun bulunan Müslümanlara da Cumhuriyet statüsü tanınacaktı. Böylece Almanların yenilgiye uğrayıp geri çekilmesinden sonra 29 Kasım 1945’te Krallık resmen ilga edilmiş ve yerine Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti kurulmuştur[15].

İkinci Dünya Savaşı sırasında Komünist Partisi ile büyük ölçüde onun himaye ettiği Arnavutluk Komünist Partisi arasında Kosova’nın hangi ülkeye ait olacağı konusunda zaman zaman görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Savaştan sonra Kosova 1945 yılında Yugoslav askeri idaresi altına girmiştir. 8-10 Temmuz 1945 tarihleri arasında Prizien’de toplanan Kosova Ulusal Kurtuluş Komitesi’nin ikinci konferansında Kosova’da Sırbistan’a bağlı otonom bölge oluşturulmasına dair karar alınmıştır[16].

Yeni Yugoslavya eski Krallık Yugoslavya’sının arazisi üzerine İtalya7dan alınan Riyeka ve İstriya yarımadasını katarak “Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti” şeklinde kurulmuştur. Yeni devlet Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ ve Makedonya olmak üzere altı federal cumhuriyetten oluşmaktaydı. Sırbistan sınırları içerisinde Voyvodina ve Kosova’ya ise önce “özel” sonra da birincisine “özerk” vilayet, ikincisine de “özerk” birim statüsü verilmiştir[17].

İkinci Dünya Savaşından sonra bloklar haline dönüşen dünya Doğu ve Batı Bloklarına ayrılmıştı. Yugoslavya sosyalizmi benimsemiş olsa da birçok açıdan diğer Doğu Bloğu ülkelerinden farklılık gösteriyordu. Yugoslavya, Alman işgalinden, SSCB’nin Kızıl Ordusuna ihtiyaç duymadan kendi çabası ile kurtulmuştur. Bu yüzden Yugoslavya savaş sonrasında bir Sovyet uydusu olmamış, Bağlantısızlık hareketinin liderliğini yapabilmiştir[18].

SSCB ile Yugoslavya arasında anlaşmazlıklar vardı. Kominform: Komünist Partiler aralarında işbirliği sağlamak amacıyla kurulan Komintern’in 1943’te ortadan kalkmasının ardından aynı işlevi yerine getirmek amacıyla 1947’de kurulmuştur. Bu örgüt Stalin’in denetimi altında faaliyet göstermekteydi. Bükreş’te yapılan bir toplantıda Yugoslavya sınırları içerisinde bulunan Sovyet askeri danışmanlarına kötü davranıldığı gerekçesi ile Yugoslavya suçlanmış ve aynı zamanda Marksist-Leninist çizgiden saptığı öne sürülmüştür. Bu iddialar durumunda Stalin’in bir tek hedefi vardı, o da Tito ve Yugoslavya Komünist Partisi Polit bürosunu ortadan kaldırıp doğrudan kendine bağlı bir kadroyu işbaşına getirmekti. Ancak Tito’nun karizması ve Yugoslavya’daki saygınlı Stalin’in müdahalesini sonuçsuz bırakmıştır. Bu doğrultuda Yugoslavya Kominform’dan 1948 yılında ihraç edilmiştir[19].

Yugoslav yönetimi 1948’de Sovyetler Birliği ile aralarının bozulmasıyla birlikte alt üst oldu ve yönünü şaşırdı. Sosyalizmi Sovyet modelinde ve Sovyetlerin yardımıyla inşa etmeyi planlamışlardı. Şimdi ise Tito ve arkadaşlarının önceliği, partiyi ve ülkelerini Sovyet yıkımına ve içerdeki Moskova yanlısı kominformcuların entrikalarına karşı korumaktı. Tito yönetiminin Sovyet eleştirilerine ilk yanıtı, sosyalizme doğru ilerlemeyi bırakmak yerine, buna daha da yoğunlaşmak oldu. Bu doğrultuda Tito, 1949’un ikinci yarısında, Yugoslav tipi sosyalizmi Sovyet tipinden farklılaştıran birçok önlem izledi. 1950 yılında özyönetim uygulamasına başladı[20].

1968 yılında rejime karşı yapılan direnişlerin örneklerinden biri “Hırvat Baharı” olarak adlandırılan akımdır. Hırvatlar, Yugoslavya içerisinde özerkliklerini savunmaktaydılar. Hırvat aydınları, Hırvat dilinin ayrı bir dil olarak kabul edilmesi için bir bildiri yayınlamışlardır. Bildiriyi imzalayanlar daha sonra Komünist Parti’den ihraç edilmişlerdir.bu olayların ardından Hırvatistan Komünist Partisi ulusal soruna yaklaşımını değiştirmedi ancak içten içe kıpırdamalar başlamıştı[21].

1974 yılında Yugoslav anayasasında yapılan kapsamlı değişiklikler sonucunda Yugoslavya altı federe Cumhuriyet ve iki özerk bölge olarak yeniden biçimlendirilirken, Tito’nun amacı belliydi; Çokuluslu Yugoslavya’nın daha 1960’ların başında kendini gösteren etnik temelli siyasal krizleri aşmasının yolu, mevcut altı cumhuriyeti geniş yetkilerle donatmak ve ayrıca Arnavut ve Macar nüfusunun yoğun olarak yaşadığı Kosova ve Voyvodina’yı, neredeyse cumhuriyetlerinkine benzer yetkilere sahip özerk bölgeler haline getirmekten geçiyordu[22].

4 Mayıs 1980’de Tito’nun ölümü ile Yugoslavya’da yeni bir dönemin kapıları aralanmıştır. Yugoslavya’yı oluşturan uluslar ve halklar arasındaki dengeyi korumak için Tito’nun ölümünden sonra Kolektif Başkanlık Konseyi oluşturulmuştur. Bu durumda birer yıllık aralarla Cumhuriyet ve özerk bölge liderleri Devlet Başkanlığı görevini üstleneceklerdi. Ancak bu sistem başarılı olmamıştır çünkü Tito’nun yeri doldurulamamıştır[23].

2. YUGOSLAVYA’DA ÇATIŞMALARIN BAŞLAMASI VE DAĞILMA SÜRECİ

2.1. Doğu Avrupa’da Sosyalist Rejimlerin Yıkılması

Doğu Avrupa’daki sosyalist rejimlerin 1989 sonuna doğru teker teker yıkılmaya başlaması, Türkiye ve Yunanistan dışında, bu rejimleri benimsemiş olan Balkan ülkelerinde de etkisini göstermiştir. Bulgaristan’da 35 yıldır iktidarda bulunan Todor Jivkov gitmiş yerine Dışişleri Bakanı olan Petar Miaderov gelmiştir. Bulgaristan böylece daha yumuşak bir sisteme daha yumuşak bir geçiş yapmıştır. Romanya ise Bulgaristan gibi yumuşak bir geçiş yapamamıştır. 25 yıldır iktidarda bulunan Nicolae Ceausescu bütün Doğu Bloğu’nu sarsan değişmeye direnince ayaklanma sonucu devrilmiş ve daha sonra kaçmaya çalışırken yakalanıp, ülke yönetiminde söz sahibi olan eşi Elena Ceausescu ile birlikte kurşuna dizilmiştir. Romanya’da değişme yanlarının oluşturduğu ılımlı sol eğilimli Ulusal Selamet Cephesi İon İliescu liderliğinde yönetimi ele geçirmiştir. Arnavutluk’ta Enver Hoca’nın 1985’te ölümünden sonra başa gelen Ramiz Alia 1990 başından itibaren bir dizi ekonomik-siyasal önlemler alarak bu değişimlerden etkilendiğini göstermiştir. Bu ülkede Nisan 1990’da başlayan gösteri ve ayaklanmalar sonucu hem dış politikada SSCB ve ABD ile ilgili ilişkileri kurmaya başlamıştır, hem de ülke içinde çok partili düzene geçilmiştir[24].

Yugoslavya’daki rejim değişikliği ise, bu ülkenin kendisine özgü yapısından dolayı, tüm bu ülkelerden daha farklı bir biçimde yaşanmıştır. Bu ülke zaten diğer tüm Doğu Avrupa ve Balkan ülkelerinden gerek ekonomik yapısı, gerek etnik yapısı ve federal sistemi, gerekse dış politikası açısından farklılık gösteriyordu. Dolayısıyla zaten hassas dengeler üzerinde duran Yugoslavya’da rejim değişikliğiyle birlikte, bir parçalanma sürecine de tanık olunmuştur[25].

Yugoslavya’daki etnik ve siyasi hoşnutsuzluklar, bunların tabii sonuçları olarak patlak veren iç savaşlar aniden başlamamıştır. Aksine belli bir tarihi süreci takip ederek önce yatay olarak gelişmiştir. Fakat daha sonra bunlar 1980’li yıllarda belirginleşerek, 90’ların hemen başında çıkan ve sonuçları itibariyle hal-i hazırdaki korkunç tabloyu hazırlayan iç savaşlara neden olmuştur. Bu son aşama dikey aşama olarak bilinmektedir[26].

Bu isteklerin yatay halden dikey hale gelmesi Yugoslavya Devlet Başkanı Tito’nun ölümünden sonra bu göreve getirilen Slobodan Miloseviç zamanına rastlar Miloseviç Tito’dan çok daha farklı bir Yugoslavya hayaliyle yaşıyordu. Ortodoks inancına komünizme ve Sırp ırkçılığına dayanan bir sentezle sistem içersinde kalarak değişik bir yapılanma arzulamıştır. Miloseviçin bu niyetinin sezilmesi, dağılma sürecinin başlamasına neden olmuştur. Miloseviç ile başlayan dağılma sürencin ilk ayağını, Kosova’daki hoşnutsuzluklar oluşturmuştur. Bunu sırasıyla Slovenya, Hırvatistan, Makedonya ve Bosna-Hersek takip etmiştir[27].

2.2. Kosova Sorunu

1980’de Tito’nun ölümünün hemen ardından Kosovalı Arnavutlar, hedef olarak belirledikleri Cumhuriyet statüsünü kazanmak için Kosova7da yeniden gösterilere başladılar. Yugoslavya’nın temellerini sarsan ilk olay, 1981 Mart ve Nisan aylarında halk ayaklanması şeklinde gerekleşti. Arnavutların eylemi, Kolektif Başkanlık Konseyi tarafından güç kullanılarak bastırıldı[28].

Kosova’daki gösteriler 1980’lerin ikinci yarısında da devam etmiştir. Kosova gösterilerinin Makedonya’daki Arnavutlar ve Bosna Hersek’teki Müslümanlar arasında ayrılıkçı eğilimleri körükleyeceği kaygısını dile getiren Sırbistan yönetimi, kendi anayasasında değişiklik yapma hakkı olduğunu federal düzeyde savunmaya başladı. Sırbistan, Kosova ve Voyvodina’nın Federal yönetimle ilişkisini sınırlamak ve özerk bölgeleri denetim altına almak istiyordu[29].

Voyvodina liderliği, Sırbistan’ın statü değişikliği projesine karşı çıktı. Bunun üzerine Kosova Sırplarının da yoğun katılımı ile Voyvodina’nın başkenti Novi Sad’da yüz bin kişinin katıldığı bir gösteri düzenlemişti. Sırplar kısa zamanda buna karşılık vermişlerdir: “Kosova Sırplarına yönelik baskılara son verilmesi” amacıyla Belgrat’ta düzenlenen gösterilere bir milyon kişi katılmıştır. Azem Vlosi, Kaçuşa Yaşari gibi üst düzey yöneticiler görevlerinden alınmıştır. Tüm bunların sonucunda ise Kosova parlamentosu Sırpların denetimine girmiş ve 23 Mart 1989’da yapılan oylamada otonomi statüsüne son veren anayasa değişikliği onaylanmıştır[30].

Bu gelişmelerden sonra Yugoslavya’da dağılma süreci hızlanmıştır. Bölgedeki gelişmeleri takip eden herkez savaşın Kosova’da patlak vereceğini tahmin ediyordu. Fakat savaş önce Slovenya’da başladı. Oradan, kısa bir süre içinde Hırvatistan’a sonra da Bosna’ya yayıldı.

2.3. Slovenya’nın Ayrılması

1991 yıllarının başlarında Slovenya Yugoslavya’dan ayrılma isteğini açık bir şekilde telaffuz etmeye başladı. Slovenya Parlamentosu, bağımsız silahlı kuvvetlerinin oluşturulmasını öngören bir yasayı kabul etti. Kısa bir süre sonra da, Cumhuriyet sınırlarında gümrük merkezleri oluşturuldu. 25 Haziran 1991’de Slovenya tek taraflı olarak Yugoslavya Federasyonu’ndan ayrıldığını duyurdu ve bağımsızlık ilan eti[31].

Slovenya’nın bağımsızlık kararına Belgrat’ın tepkisi tahmin edileceği gibi oldukça sert olmuştur. Slovenya’nın bu tür davranışlarını geçersiz kabul ederek, Federal Ordu’ya bağlı 200 askeri ve polisi, Slovenya’nın işgal ettikleri sınır karakollarını geri almak ve ilan edilen sınırları tekrar Yugoslavya sınırlarına dahil etmek için bu bölgelere göndermiştir. Fakat Sırpları büyük bir sürpriz bekliyordu. 32 bin kişiden oluşmuş ve iyi şekilde organize edilmiş bir Sloven ordusuyla karşılaşmışlardır. Brioni Anlaşması ile Federe Ordunun üç ay içerisinde Slovenya’dan çekilmesi kararlaştırılmıştır. Bu anlaşmanın manası ise, Slovenya’nın Yugoslavya’dan ayrıldığının Sırplar tarafından resmen tanınmasıdır[32]. Slovenya’yı 1991’de Almanya, 1992’de AT ülkeleri ve ABD tanıdı. Mayıs ayı sonunda BM üyeliğine kabul edildi[33].

2.4. Hırvatistan’ın Ayrılması

Slovenya’yı Hırvatistan takip etti. Hırvatistan, 25 Haziran 1991’de bağımsızlığını ilan etti. Sırp ve Federal yetkililer, Slovenya’nın bağımsızlığını sineye çekmeye hazırlanıyorlardı. Ancak Hırvatistan için aynı durum söz konusu değildi. Hırvatistan içerisinde kimi bölgelerde yoğun olarak bulunan Sırp varlığı, bu ülkenin bağımsızlığı için büyük engeldi[34].

Hırvatistan yönetimi ile Federasyon yetkilileri ve Sırp liderliği arasında soruna çözüm bulmak amacıyla yürütülen müzakereler ve uluslararası düzeydeki arabuluculuk çabaları sonuç vermedi. Geçi bir çözüm olarak Federal Devlet Başkanlığına atanan Hırvat kökenli Stıpe Mesic’e Sırpların onay vermesi istendi. Ancak bu konuda mutabakat sağlanamadı. Çatışmaların yoğunlaşması üzerine 1991 Ağustos ayında BM, eski Yugoslavya’ya silah ambargosu uygulama kararı aldı[35].

Hırvatistan yönetimine isyan eden yerel Sırp güçlerin en büyük destekçisi Federal Orduydu. Tudjman’ın emriyle Hırvatistan içerisindeki Federal Ordu üsleri ve depoları basılarak silahlara el konuldu. Bu olayın ardından çatışmalar daha geniş bir alana yayılmaya başladı. Sırpların etkisine açık olan ve komuta kademesi Sırpların elinde bulunan Federal Ordu Ekim ayı ortasında Hırvatistan topraklarının üçte birini ele geçirmişti[36].

Siyasi ve askeri baskı altında bulunan Hırvatistan Cumhurbaşkanı Tudjman, 1991 Ağustos ayında, Sırpların dışında kalan tüm grupların temsil edildiği Demokratik Birlik Hükümetini atadı. Yeni hükümet bir yandan Hırvatistan’ın tanınması için çaba gösteriyor, öte yandan çatışmaları sona erdirmeye ve ülke içerisinde fiili denetim kurmaya çalışıyordu. Hırvatistan’ı 2 Aralık 1991’de Almanya, 15 Ocak 1992’de ise AT resmen tanıdı[37].

2.5. Makedonya’nın Ayrılması

Makedonya, Yugoslavya Federasyonunun zayıflamasına korkuyla bakıyordu. Geri kalmış ve fakir ekonomisi için federal fonlara ihtiyacı vardı ve toprakları üzerinde tarihsel iddiaları bulunan komşularından korunması gerekiyordu. Ayrıca içerde de zayıftı. Birçok Makedon, Yugoslavya’dan ayrılmaları durumunda Cumhuriyetlerinin yaşayabileceğinden şüphe duyuyordu. Daha çok kaygılandıkları bir konuya nüfusun yaklaşık dörtte birini oluşturan Arnavutların, Slav hakimiyetindeki bağımsız bir devleti kabul etmemesiydi[38].

Bu tip korkular Makedon milliyetçiliğinin güçlenmesiyle aşıldı. 1989 ortasında Makedon liderliği, çok partili yaşama geçme kararı aldı. Anayasa’da bu çerçevede değişiklik yapıldı. Tüm Makedonları bir çatı altında toplamak isteyen irredentist Makedon milliyetçiliği ile ayrılıkçı Arnavut milliyetçiliği, bu değişikliğin ardından politik arenada siyasi parti olarak örgütlenmeye başladı[39].

Yugoslavya’nın 1991’de alevlenen iç çekişmelerinde Makedonya, genelde uzlaşmacı ve ılımlı bir politika takip etti. Makedonya’nın çıkarlarının federasyon içinde kalarak daha iyi korunacağı düşüncesi, toplumda genel kabul görüyordu. Ancak Makedonya’nın, Yugoslavya’nın diğer Cumhuriyetlerinde yaşanan gelişmelerin çok dışında kalamayacağı da açıktı. Parlamento; 25 Ocak 1991’de bağımsızlığa gidecek yolu açtı: Parlamenterlerin oybirliği ile Makedonya’nın egemenliği ilan edildi[40].

Yugoslavya’nın dağılma süreci içinde Makedonya’nın bağımsızlığını kazanması, yeni “Makedonya Sorunu”nu ortaya çıkarmıştır. Bulgaristan Makedonya’yı tanır ama artı bir Makedon ulusu tanımazken, Yunanistan bu ülkenin adına, anayasasına, tarihine, bayrağına, parasındaki simgelere kadar, aslında varlığına itiraz etmektedir. Sonunda ABD’nin arabuluculuğuyla Eylül 1995’te New York’ta yapılan bir anlaşmayla Makedonya bayrak, anayasa ve isminde Yunanistan’ın dayattığı şekilde bazı değişiklikler yapmış ve BM’ye “Eski Yugoslavya Cumhuriyeti Makedonya adıyla üye olmuştur[41].

2.6. Bosna-Hersek’in Ayrılması

Altı Yugoslav Cumhuriyeti arasında, hiçbir etnik grubun mutlak çoğunlu sağlayamadığı tek örnek Bosna Hersek’tir. Buradaki üç temel topluluk; Müslümanlar (%44), Sırplar (%31) ve Hırvatlardı (%17). Tüm gruplar cumhuriyetin her köşesine yayılmıştı; fakat Hırvatlar Batı Hersek’te, Müslümanlar merkezde ve Sırplar güneydoğu ve kuzeydoğudaki şehirlerde yoğunlukta bulunuyordu[42].

Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlık mücadeleleri devam ettiği sırada, Bosna Hersek’teki eylemlerde siyasi bir harekete dönüşmüştür[43]. 1991 ortalarında Yugoslavya genelinde yaşayan Sırp-Hırvat anlaşmazlığı, Bosna-Hersek’i de doğrudan etkiliyordu.Haziran ayı başında Cumhurbaşkanı İzzetbegoviç Hırvatistan Devlet Başkanı Franjo Tudjman ve Sırbistan Devlet başkanı Slobodon Miloseviç tarafından Bosna Hersek’in etnik temelde kantonlara ayrılması gündem maddesi olarak teklif edilen görüşme talebini reddetti[44].

25 Haziran 1991’de Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlık ilan etmesinin ardından İzzetbegoviç, Makedonya liderliği ile birlikte, Yugoslavya’da gevşek bir federasyon oluşturulması önerisini ortaya attı[45].

29 Şubat 1992 yılında yapılan halk oylamasında %94,4’lük çoğunlukla bağımsızlık kararı alınmıştır[46]. Cumhurbaşkanı İzzetbegoviç, sonuçların açıklanması üzerine 3 Mart 1992’de Bosna Hersek’in bağımsızlığını ilan etti. Cumhuriyet’in resmi adından “sosyalist” terimi çıkarıldı[47].

Bağımsızlığın hemen ardından başkent Saraybosna ve ülkenin diğer yerlerinde Sırplarla Müslümanlar arasında yer yer çatışmalar kaydedildi. 27 Mart’ta Sırplar, denetimleri altında bulunan, daha önceden otonom bölge ilan ettikleri topraklarda “Bosna Hersek Sırp Cumhuriyeti” kurduklarını ilan ettiler[48].

Sırp otonomi bölgelerini ve Bosna Hersek’in topraklarının %65’ini içine alan Sırp Cumhuriyeti’ni Bosna Hersek hükümeti yasa dışı ilan etti. Bunun üzerine tartışmalar daha da alevlendi ve iç savaş giderek yayılmaya başladı[49].

Avrupa 1992 ilkbaharı ile 1995 sonbaharının bitimi arasındaki dönemde, 1945’ten bu yana en şiddetli, en yıkıcı çatışmalara; Yunan iç savaşını bile geride bırakan bir dehşete tanık oldu. Savaş iki eski Yugoslav Cumhuriyeti olan Hırvatistan ve Bosna Hersek’te geçti. Bir bölgedeki çatışmanın etkisi çoğu zaman diğerinde de hissediliyordu; fakat Bosna’daki savaş daha uzun ve yaygın sürdü[50].

Askeri mücadele ve ittifakların karmaşık düğüm ve kıvrımları, Bosna çatışmasının tek belirleyicileri değildi. Uluslararası mücadele de aynı derece de hayati öneme sahipti ve karmaşıklık yüzünden paramparçaydı[51].

Dört yıl süren bu kanlı savaş ancak uluslararası güçlerin, gecikmeli de olsa, devreye girmesiyle sonuçlanmıştır[52].

Dayton Anlaşmasıyla birlikte Bosna-Hersek devleti Republika Sırpska ve Bosna Hersek Federasyonu olmak üzere iki ayrı entiteye bölünmüştür. Bosna Sırp ve Hırvatlardan müteşekkil üçlü cumhurbaşkanlığı sisteminin kurulduğu Bosna-Hersek’te, savaş öncesinde var olmayan ayrı bir Sırp devleti ihdas edilmiştir. Tüm bunların üzerinde ise uluslararası gücün temsilcisi belirleyici bir konumda bulunmaktadır[53].

2.7. Yeni Yugoslavya (Sırbistan-Karadağ)

Slovenya ve Hırvatistan’ın ardından Makedonya ve Bosna Hersek’in de bağımsızlık ilan etmeleriyle birlikte, ikinci Yugoslavya’dan geriye Sırbistan ve Karadağ kalmıştı. Bu iki Cumhuriyet arasında 27 Nisan 1992’de kabul elden yeni bir anayasa ile federasyon kuruldu. Anayasaya göre yeni oluşturulan Yugoslavya Federasyonu, “Cumhuriyetlerin eşitliği” temeline dayanacak, aynı anda görev yapacak olan Cumhurbaşkanı ve Başbakan farklı Cumhuriyetlerden olacaktı[54].

1992 Mayıs ayında yapılan seçimlerde Sırbistan Sosyalist Partisi başarı kazandı. Seçimlerin ardından Şeşelj’in liderliğini yaptığı Sırp Radikal Partisi ana muhalefet parti oldu. Sırp milliyetçiliği ideolojisini öne çıkaran ve Miloseviç’in alternatifi olarak ortaya çıkan Radikal Parti ise kırlık bölgelerde güçlüydü ve iyi eğitim almamış fanatik milliyetçileri peşinde sürüklüyordu[55].

Tito’nun kurduğu ikinci Yugoslavya’dan bakiye kalan Sırbistan ve Karadağ, kendi aralarında “Yugoslavya Federasyonu” kurdular.  Yeni Federasyon, “Üçüncü Yugoslavya” değildi, bir Sırp devletiydi[56].

3. BM VE ULUSLARARASI TOPLUMUN TUTUMU

3.1. BM Örgütü

Egemen devletlerin oluşturduğu BM, İkinci Dünya Savaşından sonra, Uluslararası barış ve güvenliği sağlamak; devletler arasındaki dostça ilişkileri ve sosyal ilerlemeleri geliştirmek; yaşam standartlarını iyileştirmek ve insan haklarını korumak amacıyla kurulmuş bir uluslararası örgüttür. BM’ye üye devletler, onlara hak ve yükümlülüklerini veren BM Kurucu Andlaşması’nın ilkeleriyle bağlıdırlar. BM Örgütü; Genel Kurul, Güvenlik Konseyi, Sekreterlik, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Vesayet Konseyi ve Uluslararası Adalet Divanı (UAD) olmak üzere altı ana organdan oluşmaktadır. UAD haricinde tüm bu organlar BM’nin New York’taki merkezinde bulunmaktadır. Aynı zamanda sağlık, tarım, uluslararası havacılık ve meteoroloji gibi farklı alanlarda çalışan BM’ye bağlı uzmanlık kurumları da vardır ve tüm bunlar diğer fonlar ve programlarla beraber BM sistemini oluşturmaktadır[57].

BM Kurucu Antlaşmasında örgütün amaçları şu şekilde verilmektedir: Uluslararası barış ve güvenliği korumak; uluslararasında, halkların hak eşitliği ve kendi kaderlerini kendilerinin belirlemesi ilkesi üzerine kurulmuş olan dostça ilişkileri geliştirmek; ekonomik sosyal ve insani konularda ve insan hakları ve ona hürriyetlerine karşı saygıyı güçlendirmede uluslararası işbirliğini gerçekleştirmek ve tüm bu amaçlara ulaşılması yolunda ulusların giriştikleri eylemleri uyumlu hale getirmektir. Bu amaçlar içinde, BM’nin en önemli amacı, uluslararası barış ve güvenliği korumak ve devam ettirmektir[58].

BM, dünya barışının devletlerarası önlemlerle korunması amacıyla kurulmuş bir örgüttür. Bu anlamda, BM, MC gibi dünyada savaşın çıkmasını uluslararası ilişkiler mekanizmasında ve yönteminde değişiklikler yapmak suretiyle önlemeye çalışmaktadır[59].

BM Kurucu Antlaşması’nda “egemenlik” prensibine yer verilmiştir. BM Kurucu Antlaşmasında da ifade edildiği gibi, BM “bütün üyelerinin egemen eşitliği ilkesi” üzerine kurulmuştur[60].

BM Örgütü uluslararası barış ve güvenliği sağlama rolünde başlıca iki önemli tedbir öngörmektedir. BM Örgütü bir yandan üyeleri 2(3). Maddede “uluslararası nitelikteki uyuşmazlıklarını Uluslararası barış ve güvenliği tehlikeye düşürmeyecek biçimde barışçı yollarla çözmeyi” yüklerken, diğer yandan devletlerin siyasi bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı gösterip kuvvet kullanmamalarını öngörmektedir[61].

BM Kurucu Anlaşması, Uluslararası hukukta kuvvet kullanımıyla ilgili iki istisna içerir. Bunlardan ilki, 51. maddede öngörülen silahlı bir saldırıya cevap olarak gerçekleştirilen meşru müdafaa hakkıdır. Diğer istisna ise sadece saldırı değil, Uluslararası barışı tehdit veya ihlal eden daha geniş durumlara cevap olarak BM Kurucu Andlaşması’nın VII. ve VIII. Bölümleri altında askeri önlemlerin yerine getirilmesinin, Güvenlik Konseyi tarafından yetkilendirilmesidir[62].

UAD uyuşmazlıkların çözümünde çok az kullanılmaktadır. Bunun en önemli sebebi divan’ın yetkilerinin sınırlandırılmasıdır. Kişiler ya da örgütler değil, yalnızca devletler UAD’nin önünde bir uyuşmazlığa taraf olabilir. Divan’ın kullanılmasında ikinci ve daha sert bir sınırlandırma, Divan’ın yalnızca tüm tarafların tanıması üzerine uyuşmazlıklara bakabilme yetkisinin olmasıdır[63].

Uluslararası olmayan çatışma olarak da tanımlanan bir iç çatışma, tek bir devlet içinde sınıfsal, ırksal, dinsel veya diğer sosyal gruplar arasında siyasi iktidarı ele geçirmek için yapılan silah mücadeledir[64].

İç çatışmaları önlemede temel uluslararası hukuk ilkesi, BM Kurucu Andlaşması’nın 2(4) maddesinde öngörülen dış devletlerin iç çatışmalara silahlı müdahalesinin yasaklanmasıdır. Bu ilke aynı zamanda geleneksel uluslararası hukukta bir Jus Copens kuralıdır. Bu geleneksel uluslararası hukuk kuralı aynı zamanda bir “devletin içişlerine karışmama” ilkesini de içerir. İçişlerine karışmama ilkesi Genel Kurul tarafından 1970, Dostça İlişkiler bildirisinde “hiçbir devlet ya da devletler grubunun, doğrudan ya da dolaylı olarak, her ne olursa olsun hiçbir sebeple, bir başka devletin iç ya da dış meselelerine karışma hakkı yoktur” şeklinde açık bir şekilde belirtilmiştir. Böylece hiçbir devlet, bir devletin hükümetine karşı isyancıları ve muhalefet gruplarını destekleyemez”[65].

BM Genel Kurlu 1965 tarihli 2131 sayılı kararında, hiçbir devletin bir başka devletteki iç çatışmaya karışmayacağını, mali destek vermeyeceğini ve bunları kışkırtmayacağını veya rejimi yıkmaya yönelik bunlara yardımda bulunmayacağını belirtmektedir[66].

BM’nin iç çatışmalara müdahalesi çeşitli şekillerde olabilmektedir. Bunlardan en yaygın olanı bölgedeki düzeni ve güvenliği sağlamak amacıyla iç çatışmalara veya bölgesel çatışmalara “barış gücü” görevlilerinin konuşlandırılmasıdır[67]. Barış Gücü operasyonlarının iki amacı vardır. İlki ateşkes ortamını devam ettirebilmek için tarafları gözetip denetlemek, diğeri de çatışmanın yeniden başlamasını önlemektir.

3.2. Yugoslavya’daki Çatışmalarda BM

Uluslararası barışı koruma konusunda birinci derecede sorumlu olan BM Örgütü eski Yugoslavya’da barışın sağlanması ve korunması için faaliyetlerde bulunmuştur. BM Genel Sekreteri’nin 1992 yılında deklare ettiği “Barış Gündemi”ne  bağlı olarak eski Yugoslavya’da aşamalı olarak önleyici diplomasi ve barışı sağlama girişimlerinde bulunmuştur. Ancak yine barışın sağlanamamasından dolayı diplomatik girişimlerine barışı koruma girişimi aşamasında oluşturulan UNPROFOR (BM Koruma Kuvveti) Barış Gücüyle askeri girişimini de etkilemiştir. Eski Yugoslavya topraklarının karmaşık etnik yapısı ve eski federal cumhuriyetlerin alışılmışın dışında diplomasi gelenekleri bulunmasından dolayı UNPROFOR’un görevi çok zor şartlarda gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Zira oluşturulan güvenli bölgelerde görevlendirilen bu birliklerin komuta birliği içinde bulunmaması ve politik kararların alınmamasından dolayı yetkisinin yetersizliği böylesi karmaşık bir operasyonun etkinliğini azaltmıştır. Güvenli bölgelerde meydana gelen olaylar bu birliğin başarısızlığını göstermiştir[68].

Bosna’da Dayton Barışı Andlaşması’nın askeri bölümlerinin uygulanması için BM yetkisi altında NATO’nun komutasında oluşturulan Çok Uluslu Barışı Uygulama Kuvveti (IFOR) oluşturuldu.

IFOR, Kuzey Atlantik Konseyi’nin yetkilendirmesiyle ve 15 Aralık 1995’te BM Güvenlik Konseyi’nin 1031 sayılı kararıyla aktif hale gelmiştir. IFOR, Kızılhaç, BMYK (BM Mülteciler Yüksek Komiserliği), AGİT ve dört yüzden fazla hükümet dışı örgütle dahil olmak üzere, pek çok örgütle yakın işbirliği içinde bulunmuştur[69].

IFOR’un görevi, Barış Andlaşması’nın uygulanmasını sağlamaktı. IFOR BM Kurucu Antlaşması’nın VII. Bölümüne göre hareket etmiştir. Kendini korumak ve görevini yerine getirmek için gerektiği takdirde güç kullanmaya yetkilidir.

Bosna’da Eylül 1996 seçimlerinden sonra, IFOR tamamlamıştır. 12 Aralık 1996’da BM Güvenlik Konseyi’nin 1088 sayılı kararı gereği, BM Kurucu Andlaşmasının VII. Bölümü altında hareket eden IFOR’un yerine, Dayton Barış Andlaşma’sının askeri yönlerini uygulamakta görevlendirilen, SFOR (İstikrar Kuvveti) oluşturulmuştur[70].

Alınan tüm önlemlere rağmen Yugoslavya’da çatışmalar tüm hızıyla sürüyordu. Slovenya ve Hırvatistan’ın Haziran 1991’de bağımsızlıklarını ilan etmelerinden hemen sonra Federal Ordu Saldırısı ile çatışmalar daha da derinleşti. Bunun sonucunda Uluslararası toplumun Yugoslavya ikilemi de derinleşti.

7 Temmuz’da Brioni’de AT temsilcileri ile Hırvat, Sırp, Sloven ve Federasyon yetkileri bir araya geldiler. Görüşmenin ardından yapılan ortak açıklamada, taraflar arasında Hırvatistan ve Slovenya bağımsızlığının üç ay ertelenmesi konusunda görüş birliğine varıldı.

Bu açıklamaya rağmen Hırvatistan’da çatışmaların devam etmesi üzerine AT, Hırvatistan’a, İngiltere’nin eski Dışişleri Bakanı Lord Carrighton, atadı[71].

7 Eylül 1991’de, AT Dışişleri Bakanlarının Lahey toplantısında yapılan açıklamada, “Yugoslavya sınırlarının güç kullanılarak değiştirilmesinin asla kabul edilmeyeceği” belirtiliyordu[72].

25 Eylül 1991’de BM Güvenlik Konseyi, tüm Yugoslavya’ya silah ambargosu koyan 713 sayılı kararı aldı. Böylece BM Yugoslavya krizinin çözümünde daha etkin rol almaya başlamıştır. 8 Ekim 1991’de dönemin BM Genel Sekreteri Javier Perez de Cuellar, Cyrus Vance’i Yugoslavya Özel Temsilcisi olarak atadı[73].

Bu aşamada Batılı devletler ve uluslararası örgütler Yugoslav sorununa barışçı çözüm bulunması ve ülkenin toprak bütünlüğünün korunması üzerinde duruyorlardı.

AT, 8 Kasım 1991’de Yugoslavya’ya ambargo uygulama kararı aldı. ABD Başkanı George Bush ise barış çabalarını desteklediğini duyurdu. Çatışmaların devam etmesi üzerine BM Güvelik Konseyi, Kasım ayı sonunda Yugoslavya’ya barış gücü göndermeyi kararlaştı[74].

16 Aralık 1991’de AT tarafından yapılan açıklama da, “koşulların oluşması halinde, Yugoslavya’dan ayrılan Cumhuriyetlerin 15 Ocak 1992’den itibaren tanınabileceği” ifade ediliyordu[75].

Bu aşamadan sonra uluslararası toplumun ikilemi daha da karmaşık bir hal aldı. Uluslararası toplum, devletlerin sınırlarının değişmezliği ve toprak bütünlüğü ile kendi geleceklerini belirleme ilkesi arasında kalmıştı.

Batı, tam bir kararsızlık içerisinde çıkış yolu arıyordu. Self-determinasyon hakkına dayanarak bağımsızlık ilan eden Hırvatistan ve Slovenya’yı tanımakla sorun bitmiyordu. Federe Cumhuriyet sınırlarının uluslararası sınır kabul edilmesi, suların durulması için yeterli değildi. Üstelik bu gerçekleştiğinde, ulusların kendi geleceklerini belirleme ilkesine tam uyulmuş olmayacaktı[76].

BM Kurucu Antlaşmasında ve Helsinki Nihai Senedi’nde kendi geleceğini belirleme hakkının barışçı yöntemlerle olması öngörülmüştür. Oysa Yugoslavya bir çatışma içindeydi. Uluslararası toplumun Yugoslavya krizinde etkin olmamasının en önemli nedenlerinden biri, bu yaşanan ikilemdir.

Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde önemli dönüm noktası, Almanya’nın 23 Aralık 1991’de, önceden bağımsızlık ilan Hırvatistan ve Slovenya’yı tanıması oldu. Almanya, adı geçen ülkelerin tanıma kriterlerine uygun olup olmadığını tespit etmek amacıyla kurulan Badiner Komisyonu raporunu bile beklemeye gerek görmemiştir[77].

15 Ocak 1922’de diğer AT ülkeleri de Hırvatistan ve Slovenya’yı tanımışlardır. Uluslararası toplum Yugoslavya’nın bütünlüğü politikasını terk etti[78].

Bu gelişmelerden sonra uluslararası toplumun ilk hedefi Bosna’daki çatışmaları durdurmaktı. Uluslararası toplum, iç savaşı önlemek için 1992 Ocak ayında çatışma yaşanmayan Makedonya ve Hırvatistan’a barış gücü yerleştirdi. Lord Owen ve Cyrus Vance, AT ve BM adına arabulucu olarak görevlendirildiler. Bunların sonucunda çatışan tarafları bir araya getirmek için 26-27 Ağustos 1992’de Londra Konferansı düzenlendi.

16 Aralık 1992’de Cenevre’de toplanan konferansta iç çatışmalara müdahale seçenekleri ele alındı. Konferansta ayrıca, Bosna-Hersek için Wance-Owen planı adıyla anılan barış anlaşması taslağı hazırlandı[79].

2 Ocak 1992’de Birleşmiş Milletler gözetimi altında Hırvatistan ulusal güçleri ile Yugoslav Halk ordusu arasında ateşkes anlaşması imzalandı[80].

Temmuz 1992’de Hırvatistan ordusu, Sırpların denetimi altında bulunun yerlere saldırdı. BM ile Hırvatistan ilişkilerini gerginleştiren bu gelişmenin ardından UNPROFOR’un görev alanı genişletildi[81]. Hırvatistan saldırılarına ABD destek veriyordu.

Batılı hükümetlerle yaptığı görüşmelerde kendisine verilen güvencelere itimat eden Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç, 3 Mart 1992’de Bosna-Hersek Cumhuriyetinin bağımsızlığını ilan etti. ABD, AT ve Türkiye, yeni devleti tanıdı. Bosna-Hersek Cumhuriyeti bağımsız bir devlet olarak BM üyeliğine kabul edildi[82]. Kısa bir süre sonra Sırplar Bosna’ya saldırdı.

Bosna Hersek’te AT ve BM girişimleri ile ilan edilen ateşkeslerin hiç birisi kalıcı olamadı. İzzetbegoviç’in liderliğindeki Bosna-Hersek yönetimi, Federal Ordunun saldırganlığını durdurmak için uluslararası topluma müdahale çağrısında bulundu[83].

Hırvatistan’a 14 bin kişi göndermiş olan BM, daha kanlı çatışmalara sahne olan Bosna-Hersek için adım atmakta direniyordu. BM tarafından yapılan açıklamada, ülkede barış gücü konuşlanması için gerekli koşulların oluşmadığı öne sürüldü. Mayıs ayı sonunda Bosna Sorunu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde ele alındı. Konsey tarafından alınan 757 sayılı karar da Yugoslavya’ya ekonomik yaptırımlar uygulanması öngörüyordu[84].

Sırp saldırılarının devam etmesi ve uluslararası toplumun harekete geçmemesi üzerine Portekiz’in başkenti Lizbon’da AT gözetiminde sürdürülen barış görüşmelerinden Müslümanlar çekildiler. Resmi açıklamada, çekilme kararının Saraybosna’da sivillere yönelik saldırıları protesto etmek için alındığı belirtiliyordu. Mayıs ayı sonunda Saraybosna havaalanının denetimi BM barış gücüne verildi. Hırvatistan’da görev yapan Barış Gücü’nden 1000 asker havaalanını korumak için Saraybosna’ya kaydırıldı. 1991 Ekim ayından beri Sırpların elinde olan Mostar kenti, Haziran ayında Müslümanların eline geçti[85].

Çatışmaların iyice alevlenmesi üzerine, şartların eşit olmadığı mücadeleden en olumsuz etkilenen taraf olarak Cumhurbaşkanı İzzetbegoviç, BM Güvenlik Konseyi’ne başvurdu. Yugoslavya’ya silah ambargosu uygulanmasını öngören kararın tek taraflı kaldırılmasını istedi. BM Güvenlik Konseyi bu yönde bir adım atmadı. Sadece, 1992 başında Sırpların etnik temizlik ve toplama kampları uygulamasını kınayan kararlar aldı. Kızılhaç Teşkilatı, kamplarda uygulanan sistematik şiddet nedeniyle Sırpları suçlamaktaydı[86].

1992 Ekim ayında BM ve AT temsilcileri Cyrus Vance ve Lord Owen’in arabuluculuk ettiği Cenevre görüşmelerinde Bosna-Hersek için İsviçre benzeri kontonlardan oluşan bir yönetim modeli önerildi. Bu plana Müslümanlar ve Bosnalı Sırplar karşı çıktı. ABD’nin baskısı sonucu İzzetbegoviç planı kabul etti. Bosna Sırp parlamentosu karşı çıktı, plan parlamento tarafından önce reddedildi sonra müdahale tehdidiyle 21 Ocak 1993’te onaylandı[87].

Nisan 1993’te Sırplar Srebrenica kentini ele geçirmeye çalıştılar. Bunun üzerine Srebnice kenti ve çevresi, Saraybosna, Tuzla, Zepa, Goroyde ve Bihac, BM tarafından güvenli bölge ilan edildi[88].

Mayıs ayında tekrar gündeme gelen Vance-Owen planını Bosnalı Sırpların lideri kabul etti. Ancak bu kez Bosna-Hersek Sırp Parlamentosu planı onaylamıyordu. Planın kabul edilmesi için ABD’nin yaptığı baskı da etkili olmadı[89].

Hırvatlar 9 Kasım 1993’te Mostar köprüsünü yıktılar. 5 Şubat 1994’te Saraybosna Pazar yerine isabet eden top mermisi, 68 kişinin ölümüne neden oldu. ABD’nin çağrısı ile toplanan NATO Savunma Bakanları, Bosnalı Sırplara ültimatom verdi. Saraybosna etrafındaki ağır silahların 10 gün içinde geri çekilmesi isteniyordu[90].

5 Temmuz 1994’te Cenevre’de bir araya gelen ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya dışişleri bakanları, Temas Grubu uzmanlarının hazırladıkları barış planını ve Bosna Hersek’i 51/49 oranında bölen haritaları onayladı ve taraflara sundu. Boşnak ve Bosnalı Hırvatlar planı kabul edeceklerini bildirirken, Bosnalı Sırplar Saraybosna ve Bihaç Kentleri ile ilgili düzenlemelerin, hayati çıkarlarına ters düştüğünü duyurmuşlardır[91].

11 Temmuz 1995’te Srebrenitsa, “güvenli bölge” olarak ilan edilmiş olmasına rağmen, UNPROFOR’un bünyesinde Srebnitsa bölgesinde görev yapan Hollandalı askerlerin geri çekilmesiyle, kent Rotko Mladiç’in silahlı kuvvetlerinin eline geçti. Bunun sonucunda yaklaşık iki hafta içinde 8 bin’in üzerinde sivil Boşnak öldürülmüş ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da görülmeyen bir soykırım işlenmiştir. Srebnitsa trajedisi karşısında seyirci kalan NATO ve BM, “güvenli bölgenin” korunması, daha doğrusu Srebnitsa katliamının önlenmesi için hiçbir şey yapmamıştı. Nisan 2004’te Hollanda’nın Lahey kentinde bulunan BM’nin eski Yugoslavya ile ilgili Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi, Srebrenitsa katliamının soykırım olduğunu teyit etmiştir[92].

28 Ağustos 1995’te, bir buçuk yıl aradan sonra Saraybosna’da Pazar yerine düşen bomba, iç savaşın dönüm noktası oldu. Bu olayın ardından NATO harekete geçti. 30 Ağustos 1995’de Bosna Sırp karargahı Tamahak füzeleri ile vuruldu. Banja Luka başta olmak üzere, önemli Sırp kentlerinde askeri tesisler havadan bombalandı. Saldırıların ardından Sırpların geri çekildiği topraklar Boşnak ve Hırvat birliklerince denetim altına alındı[93].

Miloseviç, bu aşamada Bosnalı Sırpları savunma çabasına girmedi. Aksine Yugoslavya’ya BM tarafından uygulanan ambargonun kaldırılması sözü karşılığında, Kontak Grup tarafından hazırlanan ve ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Harlbrooke’un çabalarıyla son aşamaya gelen barış planını kabul etmeye hazırlanıyordu[94].

Kasım 1995’te Bosna-Hersek’te savaşan tarafları temsilen Hırvatistan Devlet Başkanı Franjo Tudjman, Bosna-Hersek Devlet Başkanı Alija İzzetbegoviç ve Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç, ABD’nin Dayton kentinde bir araya geldiler. Uzun müzakerelerin ardından üç buçuk yıl süren Bosna Hersek iç savaşına son veren Dayton Antlaşması imzalandı[95].

Yugoslavya’nın dağılma sürenci hızlandıran Kosova Sorunu, 1990’ların ikinci yarısında bile çözümsüzlüğünü koruyordu. Bölgede çoğunluğu oluşturan Arnavutlara karşı Miloseviç yönetiminin 1998 yılında giriştiği “etnik temizlik” operasyonu uluslararası toplumu harekete geçirdi. 1999 Mart ayında NATO  öncülüğünde gerçekleşen hava müdahalesi sonucunda bölgeye barış gücü askeri yerleştirildi[96].

NATO üyeleri, 24 Mart 1999 tarihinde Yugoslavya’yı bombalamaya başlamıştır. NATO’nun Kosova’ya müdahalesi ile mevcut uluslararası hukukun kuralları arasında çelişkili sorunlar ortaya çıkmıştır. Ciddi insan hakları ihlallerini sona erdirme amacı ve mevcut uluslararası hukuka aykırı güç kullanımı arasında hukuki ve moral bir çıkmaz ile karşılaşılmıştır[97].

BM Güvenlik Konseyi tarafından alınacak herhangi bir güç kullanma kararının, Kosova’ya askeri müdahalede bulunulmasına karşı çıkan Rusya ve Çin tarafından engellenmesi söz konusuydu. Genel Kurul’da “Barış için Birleşme Kararı” altında askeri müdahale için herhangi bir yetkilendirme de aramayan NATO, bunun yerine tek taraflı aldığı bir kararla askeri müdahaleyi gerçekleştirmiştir[98].

Kosova’ya askeri müdahaleye Rusya ve Çin’in karşı çıkması nedeniyle BM Güvenlik Konseyinde buna yönelik bir eylemde bulunmanın engellenmesi söz konusu olacağından, NATO, BM’ye herhangi bir yetkilendirme için başvurmaksızın tek taraflı aldığı kararla Kosova’ya müdahalede bulunmuştur. Kosova’ya müdahaleyi araç olarak seçen NATO, bunu Avrupa’nın sorununa Avrupa’nın kendi cevabı olduğunu ve Avrupa dışındaki herhangi bir yerde mutlaka benzer bir müdahalenin habercisi olmayacağını ileri sürmüştür[99].

NATO yetkilileri Kosova’ya müdahale gerekçesi olarak Yugoslavya’daki insani krizi göstermişlerdir. NATO’nun Yugoslavya’ya askeri müdahalesi esas olarak iki temelde gerekçelendirilmiştir. Müdahaleyi haklı göstermek için ortaya konulan bu gerekçeler, “Kosova Arnavutlarının Yugoslav Hükümeti tarafından insan hakları ihlallerine maruz kaldıkları ve bu halkın ulusal self-determinasyon hakkına sahip olduğudur”. Bu iki gerekçe de bu müdahaleyi haklı kılmamaktadır. BM Kurucu Antlaşması tarafından garantilenen devletlerin egemenliğini ihlal eden “insani müdahale”yi onaylamaktadır[100].

NATO’nun müdahalesinin bir çıkar savaşı mı yoksa insani bir müdahale mi olduğu halen tartışılmaktadır. ABD, Kosova’daki operasyona insani boyutunun yanı sıra Avrupa’da daha büyük bir soruna yol açacak bir savaşa engel olmayı amaçlamıştır. ABD’nin aslında iddia edildiği gibi insani amaçlarla değil, tamamen NATO’nun varlığını sürdürmek için müdahaleyi gerçekleştirdiği yönünde iddialar da vardır[101].

SONUÇ

“BM ve Eski Yugoslavya İç Savaşı” adlı bu çalışmada, Soğuk Savaşın bitimiyle beraber ortaya çıkan sorunlar, bu sorunlar çerçevesinde Yugoslavya’nın nasıl dağıldığı ve bu dağılma sürecinde Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası toplumun tutumu incelenmeye çalışılmıştır.

I. Dünya Savaşının ardından, 1918 yılında Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı adıyla kurulan Yugoslavya, 1990’ların ilk yarısından itibaren çift kutuplu sistemin dağılmasından sonra, uluslararası güvenliğin en önemli tehdidi haline gelen milliyetçilik akımlarının özgürce dile getirilmesinin ardından, fiilen ve hukuksal olarak dağılmıştır.

Yugoslavya’daki azınlık sorunları ve milliyetçilik dışında, uluslararası toplumun tutumu da Yugoslavya’nın dağılmasında etkili olmuştur.

Kosova’da ortaya çıkan insani sorun üzerine ABD ve NATO, Rusya ve Çin’in vetosuna uğramamak için BM Güvenlik Konseyini devre dışı bırakarak 24 Mart 1999 tarihinde başlattığı askeri müdahaleyi, Sırpların yürüttüğü etnik temizlik ve insan hakları ihlallerini gerekçe göstererek meşru kılma çabaları, Soğuk Savaş sonrası düzende evrensel değerlerin gerektiğinde askeri operasyonlara gerekçe olma geleneğinin başlangıcını oluşturmuştur. Ayrıca, Afganistan ve Irak ile ilgili olarak, ABD ve müttefiklerinin söylemlerinde, uluslararası terörizmle mücadele edildiğinin ileri sürülmesi, buralarda yaşayan insanların sefaletinin ön plana çıkarılması ve bu devletlerin despot rejimlerinin yerine demokratikleşmenin sağlanacağı yönünde iddiaların aksine uygulanan insan hakları ihlalleri, demokratikleşme ve insan hakları gibi evrensel değerlerin, gerektiğinde güçlü devletlerin çıkarları için görmezden gelinebileceğini göstermiştir.

Uluslararası düzeni sağlamak için zamanla kazanılmış olan uluslararası hukuk kurallarının ve bu kuralların en temel uygulayıcısı olan BM’nin, çıkar merkezli güç politikaları uğruna devre dışı bırakılması, uzun vadede ortaya çıkabilecek bir uluslararası düzensizlik riski de taşımaktadır.

Sırbistan’a bağlı özerk bir bölge iken, Sırbistan’ın tek yönlü kararı ile bu statüsünü kaybeden Kosova’ya 1999 baharında NATO güçleri müdahale etmiştir. BM Güvenlik Konseyinin Kosova ile ilgili almış olduğu 1244 sayılı karara göre Kosova geçici bir süre için BM’nin himayesi altında kalacaktır. Dolayısıyla Kosova 1999 yılından itibaren de facto olarak Sırbistan’dan ayrılmıştır. Ancak Kosova’nın daha uzun süre BM’nin denetimi altında kalması mümkün gözükmüyordu, statükonun devam etmesi mümkün gözükmemekle beraber Kosovalı halkın daha fazla bu durumu içlerine sindiremeyip ayaklanma çıkararak bölgedeki güvenliği tehdit eder niteliğe varabilmesi de mümkündü. Bu yüzden 2006 yılının Mart ayından itibaren Kosova’nın nihai statüsü konusunda taraflar ve uluslararası toplumun katılımıyla müzakerelere başlanmış ve Kosova yine uluslararası gündeme taşınmıştır.

BM Genel Sekreteri’nin Kosova’nın nihai statüsüyle ile müzakereler yürütmesi için atadığı eski Finlandiya başkanı Marti Ahtisari, müzakerelerden hiçbir sonuç alınamamasının ardından Kosova için şartlı bağımsızlığı öngördüğü planını hazırlamış ve BM Güvenlik Konseyine sunmuştur. Rusya ve Sırbistan’ın bu raporu reddetmesine rağmen Kosova’ya BM Heyeti gönderilmiştir. Heyet Başkanı, 2007 Mayısının ilk haftasında BM Güvenlik Konseyinde misyon raporunu sunmuş ve standartların tam olarak yerine getirilmediği kanısına varmışsa da planın Güvenlik Konseyi’nde görüşülmesi için şartların oluştuğunu açıklamıştır.

Bu sürecin sonunda Kosova, 17 Şubat 2008’de bağımsızlığını ilan etmiştir. Bu bağımsızlık, Balkanlar’da Dayton Antlaşmasından sonra sağlanan dinginliği bozmuş, tartışmalar yeniden alevlenmiştir. Rusya ve Sırbistan, Kosova’yı tanıyan ülkelere sert tepki göstermiştir.

Rusya lideri Putin’in Kosova’nın bağımsızlığını tanıyan ABD ve AB ülkelerini bugüne kadar Kuzey Kıbrıs’ı tek taraflı bir devlet olarak tanımayarak ikiyüzlülükle suçlaması ve Abhazya, Osetya sorununu gündeme getirmesi, Kosova üzerinden güç mücadelesinin tırmanacağını göstermiştir. Bir başka ciddi siyasal çalkantıya sebep olacağı düşünülen sorun ise Bosna Sırp Cumhuriyeti üzerinde Sırbistan tarafından uygulanacak baskı ile Sırp Cumhuriyetinin tek taraflı olarak Bosna-hersek Cumhuriyetinden ayrılma olasılığıdır. Bu durumda Balkanlar da yaşanabilecek yeni gerginliklerin çatışmaya dönüşme riski de artacaktır.

Kosova’nın bağımsızlığı Balkanlarda Sırplarla birlikte  en yoğun nüfusa sahip olan Arnavutlarda yeni bir milliyetçi heyecana yol açabilir. Aşırı milliyetçi Arnavutlar Kosova’nın bağımsızlığını kazanmasıyla birlikte Makedonya’nın da sınırlarının tartışmaya açılması gerektiğini söylemişlerdir. Makedonya’ya da Arnavutların en büyük ikinci etnik grup olduğu düşünüldüğünde Arnavut milliyetçiliğinin Balkanların çok parçalı etnik yapısında nasıl bir sarsıntıya yol açacağı tahmin edilebilir.

ABD’nin Balkanlar’daki mevcut düzeni kendi menfaatleri doğrultusunda yeniden şekillendirme çabası içinde Arnavutlar önemli bir role sahiptir. Savaşın sona ermesinden bu yana BM ve NATO gücü desteğiyle Kosovalı Arnavutların özerk bir yapı içerisinde kendi kendilerini yönetme kabiliyetlerini izleyen ABD, Sırbistan’ın elindeki tüm kozların iyice zayıfladığı bir anda Kosova’yı bağımsızlık için cesaretlendirmiştir.

Bağımsızlıklar ya da ülkelerin kendi geleceğini tayin hakkı günümüz dünyasında ancak siyasal aktörlerin izin verdikleri zamanda, izin verdikleri kadar ve izin verdikleri bir coğrafya ile sınırlandırılmaktadır. BM ve NATO gibi çok uluslu kurumların himayesinde gerçekleşen bağımsızlıklar, aynı zamanda küresel güçler adına bu kurumlar tarafından denetlenmektedir. Bu süreç zaten Ahtisaari Planı ile Kosova’da uygulanmaya başladı ve bağımsızlık “denetlenmek şartıyla” tanınmış ve desteklenmiş oldu. Geriye “bağımsızmış gibi yaparak” bağımsızlıklarını ilan edecek yeni devletçilikler kalıyor ve dünya, Kosova’nın siyasi konumu ile birlikte yeni bir döneme giriyor.

Şafak Özşimşir

Uludağ Üniv.

Orsam Asistan


[1] İrfan Kaya Ülger, Yugoslavya Neden Parçalandı?, Ankara: Seçkin Yayınları, 2003, s. 33.

[2] İrfan Kaya Ülger, “Ortadoğu Sorunu ve Yugoslavya’nın Dağılmasının Avrupa Dış Politikası Çerçevesinde Analizi” http://www.stradigma.com/index.php?sayfa=makale&sayı=6&no=31 (e.t. 21.04.09)

[3] Ülger, Yugoslavya Neden Parçalandı?, loc. cit.

[4] Oral Sander, Siyasi Tarih, Ankara: A.Ü. SBF Yayınları, 1984, ss. 253-254.

[5] Tanıl Bora, Milliyetçiliğin Provokasyonu, İstanbul: Birikim Yayınları, 1995, ss. 37-38.

[6] Ülger, op. cit., ss. 36-37.

[7] Bora, op. cit., s. 41.

[8] Ülger, op. cit., ss. 38-39.

[9] Bora, op. cit., ss. 45-46.

[10] İbid.

[11] Bağımsız Hırvat Devleti ve Ustaşa Harekatı hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Barbara Jelavich, Balkan Tarihi: 20. Yüzyıl, Cilt II., (Çev: Zehra Savan, Hatice Uğur), İstanbul: Küre Yayınları, Eylül 2006, ss. 277-278.

[12] Ülger, op. cit., ss. 45-46.

[13] İbid., ss. 46-47.

[14] Richard J. Crampton, İkinci Dünya Savaşından Sonra Balkanlar, (Çev.: Emel Kurt), İstanbul: Yayın Odası, Mart 2007, ss. 11-12.

[15] Ülger, op. cit., s. 52.

[16] Aydın Babuna, “Kosova Sorunu Üzerine”, http://www.foreignpolicy,ogr.tr/turkish/dosyalar/ababuna_p.htm, (e.t. 21.04.09)

[17] Osman Karatoy, Kosova Kanlı Ova, İstanbul: İz Yayıncılık, 1998, s. 90.

[18] İlhan Uzgel, “Yugoslavya’nın Kuruluşu”, edi. Baskın Oran, Türk Dış Politikası Kurtuluş Savaşından Bugüne, Olgular, Belgeler, Yorumlar, 1980-2001, Cilt II., İstanbul: İletişim Yayınları, 2001, s. 482.

[19] Ülger, op. cit., ss. 54-57.

[20] Crampton, op. cit., ss. 111-112.

[21] Ülger, op. cit., s. 67.

[22] Şule Kut, “Kosova, Milliyetçiliğin Kör Düğümü”, Foieign Policy, Sayı: 3, İstanbul, 1998, ss. 55-64.

[23] Ülger, op. cit., s. 68.

[24] İlhan Uzgel, “Doğu Blokunda Sosyalist Rejimlerin Çöküşü Balkanlar ve Türkiye”, edit. Baskın Oran, Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne, Olgular, Belgeler, yorumlar, 1980-2001, Cilt II, İstanbul: İletişim Yayınları, 2001, ss. 480-498.

[25] İbid.

[26] Necmettin Alkan, Dağılan Yugoslavya Mozağinde BOSNA, İstanbul: Beyan Yayınları, 1995, s. 25.

[27] İbid, s. 26.

[28] Ülger, op. cit., s. 72.

[29] İbid, s. 75.

[30] İbid., ss. 75-76.

[31] İbid., s. 116.

[32] Alkan, op. cit., ss. 31-35.

[33] Ülger, op. cit., s. 117.

[34] İbid., s. 121.

[35] İbid.

[36] İbid., s. 122.

[37] İbid.

[38] Crampton, op. cit., ss. 237-238.

[39] Ülger, op. cit., s. 128.

[40] İbid., s. 129.

[41] İlhan Uzgel, “Makedonya Sorunu”, edit. Baskın Oran, TDP, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, 1980-2001, Cilt II. İstanbul: İletişim Yayınları, 2001, s. 504.

[42] Crampton, op. cit., s. 236.

[43] Alkan, op. cit., s. 40.

[44] Ülger, op. cit., s. 123.

[45] Bora, op. cit., s. 175.

[46] Alkan, loc. cit.

[47] Ülger, op. cit., s. 126.

[48] İbid.

[49] İbid.

[50] Crampton, op. cit., s. 250.

[51] İbid., s. 251.

[52] Alkan, loc. cit.

[53] Yusuf Armağan, “Balkanlar: Balkanlar’daki Son Komşumuz: Amerika!”, http://www.dusuncegundem.com/sayi-26/balkanlar-balkanlardaki-son-komşumuz-amerika.html, (e.t. 11.05.09)

[54] Ülger, op. cit., s. 135.

[55] İbid., s. 136.

[56] İbid.

[57] Gökhan Çopar, Nato’nun Kosova’ya Müdahalesinin Birleşmiş Milletler Kurucu Andlaşması Analizi, Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans tezi), Bursa: 2006, ss. 21-21.

[58] BM Kurucu Antlaşması hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Mehmet Genç, Birleşmiş Milletler ve Uzmanlık Örgütleri Mevzuatı, Cilt I. Bursa: Ezgi Kitabevi Yayınları, Mart, 1991.

[59] Mehmet Gönlübol, Milletlerarası Siyasi Teşkilatlanma, Ankara: Sevinç Matbaası, 1975, s. 184.

[60] M. Emin Zararsız, “Devletin Egemenliği Kavramı ve İnsan Haklarının Korunması”, http://www.liberal-dt.org.tr/1dd/m12/DDem-za.htm (e.t. 14.05.09)

[61] Mehmet Gönlübol, Uluslararası Politika, Ankara: Atilla Kitabevi, 1993. s. 548.

[62] Çapar, op. cit., s. 28.

[63] İbid., s. 37.

[64] İbid., s. 45.

[65] İbid., s. 46.

[66] Funda Keskin, Uluslararası Hukukta Kuvvet Kullanma: Savaş, Karışma ve Birleşmiş Milletler, Ankara: Mülkiyeliler Birliği Vakfı, 1998, ss. 36-39.

[67] Çapar, op. cit., s. 48.

[68] İbid., s. 75.

[69] İbid., s. 77.

[70] İbid., s. 78.

[71] Ülger, op. cit., s. 102.

[72] İbid., s. 103.

[73] Erhan Türbedar, “Yugoslavya Krizinin Kronolojisi”, http://tarihbilgi.wordpress.com/2008/10/17/Yugoslavya/ (e.t. 17.05.09)

[74] Ülger, op. cit., s. 104.

[75] İbid.

[76] İbid., s. 105.

[77] İbid., s. 108.

[78] Crampton, op. cit., s. 282.

[79] Ülger, op. cit., s. 110.

[80] İbid., s. 142.

[81] İbid.

[82] İbid., s. 145.

[83] Bosna Savaşı ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Crampton, op. cit., s. 231.

[84] Ülger, op. cit., s. 147.

[85] İbid.

[86] İbid., s. 149.

[87] İbid., s. 151.

[88] Erhan Türbedar, “Yugoslavya Krizinin Kronolojisi”, http://tarihbilgi.wordpress.com/2008/10/17/Yugoslavya/ (e.t. 17.05.09)

[89] Ülger, loc. cit.

[90] İbid., s. 153.

[91] Erhan Türbedar, “Yugoslavya Krizinin Kronolojisi”, http://tarihbilgi.wordpress.com/2008/10/17/Yugoslavya/ (e.t. 17.05.09)

[92] Erhan Türbedar, “Yugoslavya Krizinin Kronolojisi”, http://tarihbilgi.wordpress.com/2008/10/17/Yugoslavya/ (e.t. 17.05.09)

[93] Ülger, op. cit., s. 154.

[94] İbid.

[95] İbid.

[96] İbid.

[97] Çapar, op. cit., s. 104.

[98] İbid.

[99] İbid.

[100] Omar Dahbour, “Why There Were No Good Reosons For Intervention In Kosova”, http://www.thing.net/~olivewords/dahbour.html (e.t. 18.05.09)

[101] Çapar, op. cit., s. 109.

VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 6.0/10 (1 vote cast)
VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0 (from 0 votes)
Bm ve Eski Yugoslavya İç Savaşı, 6.0 out of 10 based on 1 rating
Be Sociable, Share!

Yazar: Şafak Özşimşir