Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, hafta içinde Kıbrıs sorununa ilişkin açıklamalarıyla gündeme damgasını vurdu. Bir yandan çözüm-odaklı mesajlar verirken, öte yandan sorunun tek taraflı çözülemeyeceği gerçeğinin de altını çizdi.
Bu bağlamda dışişleri bakanı olarak ilk ziyaretini KKTC’ye gerçekleştiren Davutoğlu, adadaki sorunun çözümüne yönelik yeni ve bir anlamda zorunlu bir takvimleme üzerinde durdu. Hedefin yılsonuna kadar bir anlaşma yapılması ve 2012 yılı başında da referanduma gidilmesi olduğunu açıkladı. Davutoğlu’nun açıklaması, iki-taraflılık ve iki-kesimlilik çerçevesindeki bir çözüme olan inancın Türk tarafında hala devam ettiğinin ve samimiyetin göstergesi aslında. Zira Türkiye, sürüncemede kalan müzakere sürecini, Rum tarafının mantığıyla zaman kazanma unsuru ya da uluslararası kamuoyunu oyalama taktiği olarak değerlendirmiyor. Aksine, belirli parametreler çerçevesinde, çözüm olasılıklarını sonuna kadar zorlama ve inisiyatif geliştirme peşinde.
Davutoğlu’nun ikinci çıkışı ise bu çabaların tek taraflı olarak sürmesi halinde, önümüzdeki yıl ortasında Türkiye-AB ilişkilerini bekleyen açmazın yüksek sesle dillendirilmesi oldu. Avrupa Komisyonunun Genişleme ve Komşuluk Politikasından Sorumlu üyesi Stefan Füle’nin Türkiye ziyareti sırasında, “Rum tarafı, adada bir çözüm olmadan 2012’de AB dönem başkanlığını üstlenirse, AB ile ilişkiler donma noktasına gelir” diyen Davutoğlu, böyle bir durumda Güney Kıbrıs Rum yönetimini muhatap almalarının söz konusu olamayacağını belirtti. Bu bağlamda AB’ye, Türkiye-AB ilişkileri konusunda stratejik kararlar alma vaktinin geldiğini hatırlattı.
Basında Davutoğlu’nun AB’ye sert çıkışı şeklinde geniş yankı bulan ve Stefan Füle tarafından “zamansız” olarak değerlendirilen bu ifadeler, aslında önümüzdeki yıl Türkiye-AB ilişkilerini bekleyen süreç açısından malumun ilamı. Zira adadaki sorun bir çözüme ulaşmadan, Temmuz 2012’de AB dönem başkanlığını devralacak Güney Kıbrıs’ın Türkiye-AB ilişkilerine katkısından bahsetmek neredeyse imkansız. Öncelikle Güney Kıbrıs, Kıbrıs sorunu nedeniyle Türkiye’nin “tanımadığı” bir devlet. Ayrıca KKTC varlığı yadsınarak “tüm ada adına” AB’ye üye olan Rum Kesimi ile Türkiye-AB müzakerelerini sürdürmenin de reel bir yanı yok. Muhtemelen Güney Kıbrıs’ın da halihazırda son bir yılı durağan geçen Türkiye-AB ilişkilerine yeni bir soluk getirme planı yok. Adanın güneyinin, Fransa’dan aldığı cesaretle, Türkiye-AB müzakerelerini 6 başlıkta tek taraflı olarak bloke etmesi ise konunun ayrı bir boyutu.
Dolayısıyla Davutoğlu, aslında Türkiye’nin Kıbrıs sorunu konusunda süregelen tavrının paralelinde açıklamalarda bulundu. Ayrıca ilişkilerin donma noktasına geleceğinden dem vuran Davutoğlu’nun sözleri, son bir yıldır fiilen askıda sayılan müzakere sürecinden büyük bir sapma anlamına da gelmiyor. Zira Temmuz 2010’da dönem başkanı olan Belçika, iç siyasetindeki belirsizlikler nedeniyle müzakere sürecine odaklanamadı. Belçika’dan koltuğu devralan Macaristan ise konuya Komisyonun karar vermesi gerektiğini söyleyerek kolaycı bir yol izledi. Hatta 2010 yılının ilk dönem başkanı İspanya dahi Türkiye’nin AB üyeliğinin en büyük destekçisi sayılmasına rağmen son dakikada bir başlık açarak Türkiye’nin gözünü boyamaya çalıştı. İspanya, Belçika, Macaristan gibi ülkelerin dönem başkanlıkları sırasında bir arpa boyu yol almak bu kadar zorlu iken, Rum Kesimi’nin dönem başkanlığı için olağandışı bir gelişme beklemek, konuyu iyimserliğin de ötesinde algılamak olur.
Son tahlilde, Davutoğlu’nun Türkiye-AB ilişkileri konusunda bundan sonraki süreçte sorumluluğu AB’ye bırakan sözleri, ne zamansız ne de motivasyon kırıcı. Sadece uzun süredir görmezden gelinen gerçeğin açıkça dile getirilmesi ve AB’ye 2004 Annan Planı sonrası aldığı kararın sonuçlarına katlanması gereği konusunda bir hatırlatma.
Fatma Yılmaz-Elmas
USAK AB Araştırmaları Merkezi




















