Döngüsel Tarih Metodolojisi

Osmanlı 1299 da bir çadırda kurulup altı yüz sene bu dünyayı adaletle yönetmiş bir imparatorluk.

Osmanlıyı bir çadır topluluğundan güçlü bir imparatorluğa taşıyan etkenler ve özellikler nelerdir?  Bu sorulara cevap verebilmek Osmanlı’nın tarihte oynadığı  rolü ortaya koyacaktır.

Bu soruların cevabını aslında devletin toplumu için en iyisini isteyen her farklı görüşün ve her farklı etnik unsurun, farklı dinlerin bir arada yaşabilmesini sağlayacak hoşgörü anlayışının olması olarak verebiliriz.

Osmanlı’nın vatandaşlık anlayışını şu sözlerle açıklayabiliriz; Ne büyük Dağıstan hayali olan bir Çerkez ne Rum ne de Ermeni vardı, Türkçe konuşan bir Osmanlı anlayışı  hâkimdi. Bu söylem bir Osmanlı tebaasını net olarak açıklamaktadır. Osmanlı birçok farklılıkları bir arada tutan ve hoşgörünün, halkların kardeşliliğinin ve çok kültürlülüğün abidesidir.

Cumhuriyet döneminde bu yine devam etti ancak İsmet İnönü dönemi ve sonrasında devlet ikinci dünya savaşının da etkisiyle Devlet İdeolojisi olarak üst bir kimlik oluşturma çabası içine girmiştir. Milli şef döneminde din ve etnik kimlikler üzerindeki baskılar toplumda bir dirençle karşılandı ve toplumun yanlış şekillenmesine sebep oldu. Hiçbir devrim tepeden inme olmamalı, M. Kemal devrimlerini yanlış uygulayan milli şef İsmet İnönü toplumun sağlıksız gelişiminin temellerini atmış oldu.

 Ülkemiz, bu sağlıksız toplumsal gelişim ile birlikte tercihlerini doğru bir şekilde yapamadığından demokrasi gelişemedi ve halkı temsil etmeyen  siyası partiler yönetime geldi.  Bir irade de halkın tam temsil etmediği siyasi iradeye balans ayarı çekme yetkisini kendinde hak olarak gördü.

Cumhuriyetin son elli  yılına baktığımızda  Türkiye’nin gerçek bir politikası olmamıştır. Günü kurtarma peşine düşen yöneticiler ve bürokratlar uzun vadeli politikalar yerine ideolojik tavırlarla politika üretme yoluna gitmişlerdir. İşte bu durum bizim dünya üzerinde yer edinemememizin temel sebebidir. M. Kemal sonrası  devletle halkın arasında bağ kopmuştur devlet yöneticileri adeta başka bir gezegende yaşar gibi ülke yönetmişlerdir.

Halkını tanımayan, halkının taleplerini göz ardı eden bir yönetim yakın bir geleceğe kadar devam etmekteydi. En basit örneği; otuz yıldır  devlet adamlarımızın Kürt yoktur söylemi halkını tanımamaktan başka bir şey değildir.  Güney Doğu’da yaşayan insanlarımız bal gibi de Kürt’türler ve ayrıca onlar bizim(Osmanlı) kültürümüzün birer parçalarıdır.

Bu da bir yana Kürtlüğü tanımayan yöneticilerin Güney Doğu’da neler yaptıklarını anlatmamıza hiç gerek yoktur. O bölgede “Devlet” hiç bir zaman olmamıştır. Devlet, oradaki sorunlarda hep ağalar üstünden problemleri çözmeye çalışmıştır. Devletin bu yanlışı yapması halkı iki kutba ayırmıştır.  Güney Doğu’da köy koruculuğu gibi ucube bir teşkilat kurup adeta dağa çıkışı meşrulaştırmıştır. Birinin eline silah veriyorsunuz, yetki veriyorsunuz diğeri üstünde baskı kurmasını engelleyemiyorsunuz ve bununla beraber birinin silahlı olması diğerinin dağa çıkması için geçerli bir sebep oluyor. Elbette bu başlı başına bir sebep değil ancak  Güney Doğu halkı ağaların etkinliğinden kurtulmadıkça terör sorununun çözümü zorlaşacaktır. Otuz yıldır teröre başvuran bu zavallı adamların istediği tek şey kültürel özgürlük ve dilini rahatça konuşma hakkı, bunlar gibi gayet basit gerekçelerle siyaset yapmaktalar. İlk hedefleri devlet kurma olan bu zavallıların neden stratejik hedef düzenliliklerinin olmaması dikkat çekici yani bu zavallıların en başından beri özgürlük mücadelesi için değil küresel gücün  tetikçiliğini yapmaktan başka hiç bir amaçları yok demektir. Güney Doğu sorununun meşru taraflarından biri değiller aynı zamanda sistem dışı arayışlara başvuran hiç bir yapı halkı için bir şey yapamaz.

Güney Doğu’da yaklaşık on milyon Kürt yaşamakta ve bu vatandaşlarımızın sınırımızın ötesinde aynı kültürü aynı ekonomik ve sosyal ortamı paylaşan akrabaları vardır. Evet, Irak’ın kuzeyinde yaşayan Kürtlerden bahsediyorum ve Irak’ın kuzeyinde yaşayan Kürt nüfusu iki buçuk milyon, analitik düşünürsek on milyon mu iki buçuk milyona bağlanmalı yoksa iki buçuk milyon mu on milyonun sosyal ekonomik ve kültürel atmosferine dâhil edilmeli. Bence ikinci seçenek daha makul duruyor, öyleyse TC yöneticileri artık bu Güney Doğu sorununa kalıcı bir çözüm getirse ve  bu yakınımızda yaşayan o iki buçuk milyonluk nüfus için de bir şeyler yapsa daha akılcı olmaz mı? Bence TC yeni dönemde ayrıştırıcı bir dış politikadan ziyade bütünleştirici politikalar izlemeli. Erbilde yapılan 18.Abant toplantısında  Ulus ve ulus devlet tanımları yapıldı. Yeni ulus kavramı “ekonomik, sosyal, kültürel coğrafik vb.. gibi ortaklıkları bulunan her millet tek bir ulustur” cümlesiyle tanımlandı. Bu tanıma bakarsak Osmanlı’nın çekilmek zorunda kaldığı bütün topraklarda aynı duyguları ve aynı kültürü hatta ekonomik ilişkilerimiz olan toplumlarla tek bir ulusuz demektir. Sonuç olarak Orta Doğu’da, Balkanlar’da, Kafkaslar’da ortak bir gelecek kurmak için Türkiye öncülük etmeli ve Osmanlı’nın yüz sene önce adaletle yönettiği bölgelere Barış’ı ve Refah’ı götürmelidir. Bu ülkemizin bölgesel misyonu olmalıdır.

VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 10.0/10 (1 vote cast)
VN:F [1.9.17_1161]
Rating: +1 (from 1 vote)
Döngüsel Tarih Metodolojisi, 10.0 out of 10 based on 1 rating
Be Sociable, Share!

Yazar: Orhan YILMAZ