İsrail; BM, AB, ABD ve tüm dünyanın kabul ettiği 1967 öncesi sınırları görmezden gelerek, Filistin topraklarında uluslararası örgütlerin tespit ettiği birçok insan hakları ihlaline devam etmektedir. Sınırları içinde ise kurulduğu günden itibaren sayıları 1,3 milyona ulaşan Arap vatandaşlarına karşı anti-demokratik tavrını gizlemek için sürekli olarak genişleme politikası yürütürken, Gazze ve Batı Şeria müdahaleleri ile dünya basınının ilgisini dış politikasına çekmektedir.
Öte yandan Türkiye ile ilişkileri mezkûr meseleler sonucu gerileyen İsrail’in, Kürt vatandaşlarımızı azınlık olarak niteleyip PKK terörüne gizliden desteklediğine ilişkin bir dizi değerlendirme mevcuttur. Türkiye’nin İsrail’in anlaşmazlık ve çözümsüzlük odağında sıkışan dış politikasına yönelik tavırları hemen her alanda kendisini göstermekte, Filistin özelinde Ortadoğu’nun birçok ülkesi mercek altına alınmaktadır. Yalnız İsrail’in resmi sınırları içindeki Arap ve Müslüman vatandaşların, Yahudi vatandaşlarına nazaran kısıtlı ve olumsuz yaşam şartları medya ve siyaset odaklarında yeterli ilgiyi görmemektedir. Çoğunluk grubun üyesiyken, karşı koydukları bir Yahudi devletinde azınlık konumuna düşen İsrail vatandaşı Arapların, siyasi örgütlenme, sivil toplum kuruluşları ve kamu diplomasisi faaliyetleri ile uluslararası medyanın ilgisine açılması ve Türk Dışişlerinin İsrail ile yürütülen temasları dâhilinde değerlendirmeye alınması gerekmektedir.
Arap Vatandaşların Durumu
İsrail kurulduktan iki yıl sonra 750 bin Arabın göç etmesi ve 160 bin Arabın İsrail vatandaşı olmasıyla, Arapların yaşadığı bu sosyolojik değişim, göç etmeyen İsrail vatandaşı Arapların hem civardaki Arap ülkelerindeki halk tarafından hem de İsrail Devleti tarafından güvensizlikle suçlanmasına neden olmuştur. Her ne kadar İsrail anayasasında bütün yurttaşların ırk, din, cinsiyet, siyasal ve sosyal eşitlik statüsü belirtilse de Arapların devlet tarafından toplumsal baskı altında kısıtlandığı bilinmektedir.
1965 yılında Arap milliyetçiliğini destekleyen El-Ard Partisi’nin seçimlerden men edilmesinden bugüne İsrailli Arapların siyasi örgütlenme ve temsil hakları kısıtlanmaktadır. İsrail’deki Arap basının sansürlenmesi, birçok siyasi partinin Arapları üyeliğine kabul etmekte zorlanması ve siyasi parti kanunlarının katı kuralları Arapların siyaseten kendilerini ifade etme imkânlarını sınırlamaktadır. 1948 yılında savaş nedeniyle geçici olarak köylerini terk eden Arapların, 1952 yılında çıkan göçmenlere vatandaşlık hakkı veren yasadan da men edildiği ve bu hakkın ancak 1980 yılında geri verildiği bilinmektedir. “Mevcut Olmayanların Mülklerinin Haczi” yasası ile hem göçmen Araplar, hem de İsrail’de yaşayan göç etmemiş Arap vatandaşların önemli bir kısmı “mevcut olan ama mevcut olmayan” niteliğiyle varlıklarının İsrail devletine aktarılmasına şahit olmuşlardır. Kurulduğunda toprakların sadece %10’una sahip olan İsrail, bugün toprakların %93’ünü elinde tutarak, Arap vatandaşlarını etnik bir grup olarak görmekte ve onları itaatkâr bir azınlığın mensupları olarak algılamaktadır.
Anayasada tüm vatandaşların eşitliği kabul edildiği halde, pratikte yetkililerin Araplara eşit davranmadığı, hatta kimi zaman da şiddete başvurduğu bilinmektedir. Ekim 2000’de Batı Şeria ve Gazze’deki Filistin İntifadasını destekleyen gösteriler yapan 13 İsrailli Arabın vurulması, devletin Arap vatandaşlarını tehdit olarak algıladığını pratikte gözler önüne sermektedir.
Kasım 2001’de Arap asıllı Ulusal Demokratik İttifak lideri Azmi Bişara’nın “İsrail düşmanı” olarak algılanan Suriye’ye gitmesi ve Filistin halkını destekleyen konuşmalar yapması 2003 seçimlerine katılmasını son ana kadar engellemiştir. Mart 2001’de ise İsrail’de ilk kez bir Arap, Dürzi azınlığa mensup Salah Tarif, sorumluluğu ve yetkisi kısıtlı olan bir bakanlığın başına getirilmiştir.
Ayrıca eğitim, sağlık, sosyal güvenlik haklarında ayrılıkçı bir düzenlemeyle, Yahudi bölgelerine yönelik yatırımlarda daha fazla pay ayrılırken, Arap bölgelerindeki çiftçilerin su sınırları daha az, ekonomik kalkınma projeleri ise Yahudilere yöneliktir. İsrail’de bir Yahudi’nin Yahudi olmayan biriyle evlenmesini hukuken imkânsızlaştıran hahamlık kuralları ve İsrailli Arapların Gazze ve Batı Şeria’da yaşayan Araplarla evlenmesini yasaklayan 2003 yılında kabul edilen kanun, azınlık konumundaki Arapların temel hak ve özgürlüklerinin görmezden gelindiğini bir kez daha ispatlamaktadır.
İsrail’de Yahudiler dışında (kısmen Dürziler) zorunlu askerlik olmadığı için toplumun bir okul gibi eğitildiği ve ulus bilinci aşısı yapıldığı İsrail Ordusu, sosyolojik tabanın yaşadığı yabancılaşmayı hızlandırmaktadır. Ayrıca İsrail ve tartışmalı bölgelere yerleşen göçmenler için lojistik ve ekonomik destek sağlayan Yahudi Ajansları ve Vakıfları, tek taraflı yardımları ile toplumsal eşitsizliği derinleştirmektedir.
İsrail Parlamentosu’nda 28 Mart 2011 tarihli oturumda, İsrail mahkemelerine verilen özel bir yetkiyle vatana ihanet ve casusluk suçuyla yargılanan İsrail vatandaşlarının yurttaşlıktan çıkarılması sağlanmış, bu durum ise Afganistan, Gazze, Irak, Libya, Pakistan, Sudan, Suriye, İran ve Yemen gibi ülkelerde izinli ikamet eden Arap kökenli İsrail vatandaşlarını olumsuz yönde etkilemiştir. Son günlerde ise İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’ın desteklediği, Yahudi olmayan İsrail vatandaşlarına, Yahudi İsrail devletine bağlılık yemini ettirilmesi fikri projelendirilmektedir. Tüm bu gelişmeler Yahudilerle derin bağlar kuran etnik demokrasi İsrail’in, Arapları gözetim altında tutulması gereken bir etnik grup olarak algıladığını göstermektedir.
Sonuç ve Öneriler
Nihayetinde İsrail’in her 5 vatandaşından 1’ini oluşturan Arap yurttaşları, bugün Beyrut, Bağdat, Ramallah, Kahire, Trablus ve Tunus sokaklarında olduğu gibi Cemal Abdülnasır’dan sonra ünü, karizması ve samimiyeti ile Başbakan Erdoğan için “bizden biri” diyebiliyorsa, Türkiye’nin İsrail vatandaşı Araplar ile var olan gönül bağını göz ardı etmemesi gerekir.
Türkiye ve İsrail’in ilişkilerinde yaşamış olduğu olumsuzluklar ve İsrail’in Orta Doğu’da yaşanan ‘halk ayaklanmaları’ sonrası bölgedeki müttefiklerini de kaybetme korkusuyla yaşadığı yalnızlık, İsrail’in; Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Hırvatistan, Karadağ, Makedonya ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile ilişkilerini geliştirip yeni ortaklıklar tesis etme düşüncesini belirginleştirmiştir. İsrail, Türkiye’de yaptığı uçuş talimlerini Yunanistan kara suları üzerinde yapma ve ürettiği silahları pazarlayabileceği yeni alanlar arayışıyla, özellikle Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan’ın tarihten gelen İslam ve Türk karşıtı bakış açılarını kullanmaktadır. Ayrıca Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile petrol ve doğal gaz paylaşımı anlaşmaları ile Türkiye’yi dış politikada çevrelemeye çalıştığı izlenimini vermektedir.
Bu noktada İsrail’in agresif ve geri adım atmaz tavırları Ortadoğu’da barışı zora sokarken, Türkiye’nin bağımsız bir Filistin devletinin yanı sıra İsrailli Araplar üzerine de lobi faaliyetleri yürüterek, uluslararası basının ilgisini bu noktaya çekmesi, çok yönlü diplomatik adımlar atarak BM, AB ve ABD’nin belirgin bir İsrail eleştirisi yapmaktan kaçınmasını engellemesi gerekmektedir.
*Bu yazı 22 Ekim 2011′de Zaman Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
**Araştırmacı-Yazar




















