Avrupa Birliği üyelik sürecinin fiili haliyle ilerleme raporunda gözüken hali arasında fark olduğu görülüyor. İlerleme raporunun bütününe göz gezdiren herhangi biri, sürecin işlediğini ancak bazı konularda Türkiye’nin hala AB standartlarına ulaşamadığını düşünür. Raporda konu edilen eksikliklerin daha demokratik ve şeffaf hukuk devleti olma yolundaki öneriler olarak görülmesi ve Türkiye’de de bu eksikleri dert edinen geniş kesimlerin bulunduğunun hatırlanması mümkün. Ancak, gerçek durumun bu biçimde olmadığı anlaşılıyor. Müzakereler yürümüyor, Kıbrıs konusu sorun olmayı sürdürüyor ve taraflar bıkkın.
AB’nin siyasal ve hukuksal standartlarının bu ülke vatandaşlarının yaşam kalitelerine neler kattığını tartışmaya gerek yok. Türkiye’de de toplumsal ve siyasal bir dizi sorunun aşılması bakımından reçete niteliğinde. Bu reçete hem yasal-anayasal düzeyde, hem de günlük yaşama sirayet eden pratikler açısından değerli. Ancak yıllardır her ilerleme raporu yayınlandığında Türkiye’den verilen tepkilerdeki savunma dilinde bir azalma olmuyor.
Etki
Geçen yıllara bakarak yapılan değerlendirmeler, ülkenin ilerlediğini gösterebilir. Ancak önemli olan bu ilerlemenin hızı ve benzerleriyle yapılan karşılaştırmadır. Bu durumda atılan önemli adımların ağırlığı, içeriden bakıldığı oranda olmayabilir, zaten olması gereken durum olarak değerlendirilebilir. İlerleme raporları, olması gereken en iyi duruma göre kaleme alınır, aday ülkenin özel koşulları olup olmadığına bakmaz. Eğer aday ülke bu en iyi durumu kendisine hedef aldıysa, eleştiriler karşısında savunmaya girmek yerine kendisine yol haritası oluşturur.
Türkiye’de AB yolunda verilen çabalar küçümsenmeyecek ölçüde olmasına rağmen yol haritasına sadakat konusunda sıkıntı bulunuyor. Yasal düzenlemelerin yapılmaması bir yana, esas sorun siyasal yaşamda ve vatandaşların günlük yaşamında içselleşmiş, benimsenmiş ve uygulanan bir AB süreci bulunmaması. Bu vergi politikasından çöp toplama usullerine, trafik denetiminden üniversite yönetim biçimlerine kadar her yerde hissedilen bir durum.
Türkiye’de yaşayanların çoğunluğu, Almanya’da araçların yaya geçidinde durduğunu, Fransa’da insanların otobüse binerken sıraya girdiğini, İngiltere’de üniversite yönetimlerinin özerk olduğunu bilir. Kuralların yaşamı sınırlamak için değil, yaşamı kolaylaştırmak için konduğunu farkındadır; Türkiye’de ise kuralların insan yaşamını zorlaştırdığına inanılır.
Tepki
Türkiye’de genel olarak AB yaşam standardının iyi olduğunun bilinmesi, aynısını Türkiye’de de istemeyi gerektirir; ancak giderek bizde işlerin böyle olmayacağına olan inanç artıyor. Bu ruh hali, AB’nin de matah olmadığı yolunda bir tepkiye dönüşüyor. AB’nin matah olmadığı yolundaki imaların bir kısmı, Avrupa vatandaşlarının da sıkıntıları olduğuna, ekonomik krize ya da kötü uygulamalara dikkat çekiyor. Hatta ‘nasılsa dağılacaklar’ denerek uğraşmaya gerek olmadığını ima edenler bile artıyor. Bir kısmı ise AB’nin Türkiye’ye ve başkalarına yaptığı haksızlıklara, çifte standarda ve ‘kötü niyete’ vurgu yapıyor.
Bu eğilimin siyasete yansıması ise, ‘çatma dili’ şeklinde. Başta Kıbrıs konusu olmak üzere bu çatmayı haklı kılacak koşullar bulunsa bile, sürecin AB ülkeleriyle kavga ederek sürdürülmesi mümkün değil. Aynı ailenin parçası gibi bir tavır takınılmadığında, haksızlıkların oranı artabilir; pazarlık ve rekabetler müzakere zemininden çıktığında ve liderler düzeyinde atışmaya dönüştüğünde de masada konuşulanlardan uzak kalma ihtimali doğar. İlerleme raporu, AB’deki kötü örneklerin yöntemlerini benimsemenin değil, daha iyi olmanın eşiği olarak görülebilir. Türkiye’de bu kapasite fazlasıyla mevcut.
Kaynak: Star




















