İsrail Tarihin Doğru Tarafında Yer Alacak mı?

Dünyada savaş ve barışın, zenginlik ve yoksulluğun, değişimle statükonun en fazla yazılıp çizildiği, fakat nadiren yerli yerince anlaşıldığı bölgelerin başında Ortadoğu gelir. Hatırlanacağı üzere 1. Körfez Savaşı, koalisyon güçleri ve İsrail’in sadece Saddam’ı değil, aynı zamanda Yaser Arafat’ı da cezalandırmasıyla sonuçlanmıştı. Yaser Arafat’ın hatası ise resimde Saddam Hüseyin’in yanında yer almak oldu.1991 Madrid Zirvesi’nden neredeyse kovulan Filistin, katıldığı tüm uluslararası platformlarda kaybeden taraf olma riskiyle karşılaşmıştır. “Tarihin yanlış tarafında yer almak” tam da Arafat’ın bu tercihi için söylenmiş bir deyime benziyor.

4 Mayıs’ta imzalanan tarihi Hamas-Filistin Özerk Yönetimi Anlaşması, Filistinlilerin Madrid’de tecrit edilmesinden tam 20 sene sonra geldi. Tarihi; çünkü Filistinlileri içeride çatışmaya götüren, dışarıda ise inandırıcı bir muhatap olmaktan uzak bir görüntü çizmelerine neden olan ayrılığı sonlandırmıştır. Tarihi; çünkü İsrail karşısında birlik içerisinde olarak kendilerini ifade edebilecek ve muhtemel barış görüşmelerinde tüm Filistin’i temsilen, verilen sözleri hayata geçirebilecek bir yönetim olacak. Tarihi; çünkü gelecek sonbaharda yapılacak olan Birleşmiş Milletler toplantısında, Filistin Özerk Yönetimi, bağımsız bir ülke olma talebini tüm Filistinliler adına dünyanın huzuruna çıkaracak bir meşruiyetle yer alabilecek. Tarihi; çünkü geçen 20 yıl içerisinde Filistin politikasının zayıflığının en büyük nedeni olan Filistin içerisindeki bir birliğin, iç bütünlüğün olmayışı bundan sonra sorun olmayacak. Fakat hepsinden önemlisi, tarihi; çünkü Ortadoğu’da tarih yeniden yazılırken, bu kez Filistinliler, tarihin doğru tarafında yer alacak.

***

Mısır ve Tunus’ta başlayan halk rüzgârı, diktatörlerin mutlak belirleyici olduğu düzenleri hızla değiştiriyor. Arap sokaklarının devlet yönetiminde kendi temsillerini ‘aş-iş’ ten öte adalet, onur ve özgürlük olarak tanımlamaları yeni dönemin eskiden farklı olacağının işaretidir. Bu halk hareketleri, kuşkusuz devlet yönetimlerinin dış politikalarını da kendi duyarlılıkları yönünde zorlayacaktır. Nitekim bunun ilk sinyallerini de Mısır’da yönetimi ele alan askeri rejim verdi. Tüm militer özelliklerine rağmen yeni yönetimin, Mısır’ın uzun süredir kapalı tuttuğu Refah kapısını açmakla işe koyulması Mübarek rejiminden farklılaşacağının ilk göstergesiydi.

Bununla birlikte dış politikasına bölgede istikrar, adalet ve halkların taleplerini koyan Türkiye, Mısır halkı ile Mübarek’ten daha fazla aynı dili konuştuğunu göstermektedir. Yönetimin değişmesinin hemen ardından Mısır’ı ziyaret eden Cumhurbaşkanı Gül, en önemli vurgusunu temsil ve demokrasi üzerine yapmıştır. Öte yandan bu kısa dönemde defalarca bölgeyi ziyaret eden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da, Filistin’in 1996’dan beri “kavga eden kardeşlerini” masaya oturtmak için önemli çaba sarf etmiştir. Ancak bu çabasını Mısır’dan rol kaparak gerçekleştirmemiştir. Tam tersine, yeni yönetimin uluslararası alanda elini güçlendirecek Filistin iç barışını sağlayan bir ‘güç’ olarak, dış politikada sayfalara geçecek önemli bir barışın mimarlarından olmuştur.

Özellikle geçiş döneminde Mısır rejiminin Arap sokaklarının sesine kulak verip, duygularını doğru okuyup Filistinlileri bir araya getirmesi çok önemli iki gelişmeyi işaret etmektedir. Bunlardan birincisi yeni yönetimin halk temelli ve halkın algılarına uygun dış politikayla Mısır’ın Arap dünyasındaki barış yapıcı rol oynayan konumunun yeniden tescillenmesidir. Diğeri ise Türkiye’nin Ortadoğu’da istikrarın kurulması, yaygınlaştırılması ve kronik sorunların çözülmesinde, sonuç odaklı yaklaşım vizyonunun görünür hale gelmesidir.

Son dönemde “Arap Baharı” olarak nitelendirilen halk hareketleri, Filistin iç çatışmalarını sona erdirme bakımından önemli ve iddialı bir sınava tabi tutulmakta. Zira bu coğrafyada daha çok çatışmacı ve şiddet merkezli hareketler oldukça popülerdi ve çözümün önünde engel olarak karşımıza çıkmaktaydı. Oysaki Arap baharı yeni bir dili öne çıkarıyor. Bu dilin tonu, ne Cemal Abdülnasır’ın Arap milliyetçiliği retoriğine ne de şiddet örgütlerinin benimsediği dile benziyor. Bu noktada Arap sokaklarının Filistin iç çatışmasını sona erdirmesi kadar İsrail karşısına yeni bir dille çıkması da önem arz etmektedir. Kuşkusuz Araplar, savaşçı ve çatışmacı roller yerine kendilerinin de ortak olduğu Dünya mirasını demokrasi, özgürlük, adalet ve insan hakları gibi değerleri öne çıkarttıklarında daha büyük bir küresel desteğe ulaşacaklardır.

İsrail’in “Arap-Filistin” Sendromu

İşte İsrail’deki aşırı sağcı hükümeti en çok zorlayan da bu olacaktır. Çünkü İsrail parçalanmış bir Filistin, diktatörlerle yönetilen bir Arap dünyası ve El-Kaide ile özdeşleşen çatışmacı figürlerin konforu üzerine yaşamaya alışmış bir rejim. Dolayısıyla “kaba-saba”, “ilkel”, “çatışmacı”, “güvenilmez”, “terörist”, “radikal” gibi etiketleme faaliyetleri bu güne kadar İsrail’in elini oldukça güçlendirmiştir. Ancak tarihin yeni değerler etrafında tekrardan inşa edildiği bir Arap coğrafyası, daha şimdiden dünyada heyecan ve ümit oluşturmuşa benziyor. Başta Amerika ve Avrupa olmak üzere, İsrail’in bu güne kadar müttefiki olan yönetimler Ortadoğu’daki bu değişimi destekleyen bir koalisyona dönüşmüş durumdalar. Ve bu koalisyon Türkiye’nin ve Arap sokaklarının aynı dili konuşmasıyla birlikte çok daha güçlü hale geliyor. Sanırım İsrail’i korkutan da bu değişimi nasıl durduracağını bilememesidir.

İsrail’in aşırı sağcı yönetiminin dünyanın akışını tersine çevirme iddiasıyla tarif edilebilecek çabaları, Londra ve Paris’te istediği olumlu karşılığı bulamamışa benziyor. Amerika’da da büyük bir sınav Netanyahu’yu beklemekte. Çünkü karşısında bu sefer Batı düşmanlığında zirve yapmış, Amerikan topraklarındaki en büyük saldırıyı gerçekleştirmiş ünlü terörist Usame Bin Ladin’i denizin dibine göndermiş bir Obama var. 1990’ların sonunda Monica Lewinsky skandalıyla köşeye sıkıştırdıkları demokrat Clinton’un, İsrail-Filistin barışı için önerdiği yol haritası geri püskürtülmüştü. Ancak bu sefer, aynı yol haritasını Obama, muzaffer bir komutan psikolojisiyle Netanyahu’nun önüne sürmekte tereddüt etmeyebilir. Dolayısıyla bu kez Netanyahu’nun direnişi, sanırım kendini tarihin yanlış yerinde konuşlandırmak olur.

Bin Ladin’in öldürülmesinin az öncesinde yapılan kamuoyu anketinin sonuçlarına göre İsraillilerin %48’i dünyanın geneli Filistin devletini tanır ise İsrail’in de tanıması gerektiğini söylerken, bunun tersini düşünenler %41 ile azınlıkta kalmaktadır. Economist’te yer alan bu rakamlara ilave olarak, İsraillilerin önemli bir kısmı Hamas’tan memnun olmamakla birlikte “kendilerine atılacak roketleri önleyecek” bir anlaşmayı tercih edeceklerini ifade ediyorlar.

Dolayısıyla sadece Arap sokakları ve onun edindiği dil ve yöntemde köklü bir değişim değil, aynı zamanda liberal Batı dünyasında da Ortadoğu’ya yönelik olumlu bir beklenti var. Bu beklentinin en fazla yükseldiği konu ise kuşkusuz İsrail-Filistin sorunu olacaktır. Netanyahu hükümetinin marjinalleştirme, ötekileştirme ve şiddetle özdeşleştirme girişimleri için elindeki tek malzeme İsmail Haniye’nin, Bin Ladin’in öldürülmesine duygusal bir söylemle karşı çıktığı cümlelerden ibaret. Bu kadar sınırlı malzeme, Ortadoğu’daki devasa gelişmelerin üzerini örtmeye yetmez. İsrail bu sefer fena halde köşeye sıkışmışa benziyor. Bu onun rasyonel karar vermesini engelleyebilir ve Arafat’ın, Saddam Hüseyin’in yanında yer almasına benzer bir şekilde kendisini tarihin akışının dışına itecek bir sürece sürükleyebilir. Ancak bu konuda İsrail kendi halkını dahi ikna etmekte zorlanacağa benziyor. Statükodan bıkmışlık ve değişim beklentisinin sadece Arap dünyasıyla ve sokaklarıyla sınırlı olduğunu düşünmek yanıltıcı olur. Arafat’ın bir demokrasisi yoktu. Üniforma ile yaşamını geçirdi. Yanlışta ısrar etmekte haklı değil ama belki mazur görülebilirdi. Ortadoğu’nun en gelişmiş demokrasisine sahip olduğu iddiasını her zeminde tekrarlayan İsraillilerin, son dönemdeki gelişmeleri doğru okuması ihtimali de yok değil. Ancak bunun öncelikli koşulu, barış korkusundan ve “Filistin-Arap” sendromundan kurtulmalarıyla mümkün.

Nitekim yeniden kurulan Ortadoğu, kuşkusuz daha fazla dünyaya açık, daha fazla entegre, daha fazla saydam ve daha güçlü olacaktır. Bunun en önemli işareti de eskiden Ortadoğu’daki her gösteride İsrail ve Amerikan bayrakları yakılmasına karşın, Tahrir meydanındaki milyonların “öteki”ne suçu yükleme yerine kendi sorunlarına yönelmiş olmalarıdır. Buna karşılık İsrail’in, Ortadoğu’daki istikrar ve demokrasi yönündeki olumlu gelişmeleri bir tehlike olarak görüp dünyayı buna ikna etmeye çalışması, yıllardır Orta Doğu’nun tek demokratik ülkesi olduğu iddiasıyla tamamen çelişmektedir. Dolayısıyla bu değişim sürecine İsrail’in de bir an önce nasıl ayak uyduracağını düşünmesinde büyük yarar var.

 

Kaynak: USAK

VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.17_1161]
Rating: 0 (from 0 votes)
Be Sociable, Share!

Yazar: Orhan YILMAZ