
Kıbrıs, Akdeniz’in Sardunya ve Sicilya’dan sonra Doğu Akdeniz’in üçüncü büyük adasıdır. Kuzeyden Türkiye’ye 65 km, doğudan Suriye’ye 112 km ve İsrail’e 267 km ,güneyden Mısır’a 418 km, batıdan ise Yunanistan’a 965 km mesafede bulunmaktadır. İklimi tipik bir Akdeniz iklimidir. Başkenti her iki bölgenin de Lefkoşa’dır.
Kıbrıs Adası, Osmanlı yönetimine 1571 yılında adanın Venediklilerden alınması ile geçmiştir. Bu tarihten itibaren 307 yıl Osmanlı hükümranlığı altında kalan Kıbrıs’ın, 1878 yılında hükümranlık hakkı Osmanlı’da kalmak şartıyla yönetimi İngiltere’ye devredilmiştir. Fakat Osmanlı’nın, I. Dünya Savaşı’nda İngiltere’nin karşısında olması ile Ada, 1914 yılında İngiltere tarafından ilhak edilmiştir. Adanın üstündeki İngiliz egemenliği de Türkiye tarafından 1923, Lozan Antlaşması ile tanınmıştır. Kıbrıs Adasında İngiliz hakimiyeti öncesi Türk nüfusu Rumlara göre fazladır. Fakat İngilizler realist açıdan böl yönet politikası uygulayarak, adayı ilhakından itibaren ada üzerinde Rum nüfusunu arttırma politikasına yönelmiştir. 1930’lu yıllarda Adada çoğunluğu da yakalayan Rumlar, Yunanistan ile birleşme (Enosis) taleplerini arttırmıştır fakat İngiltere bu duruma karşı çıkmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında sömürgelerde görülen bağımsızlıkların ilanı, Kıbrıs’a da yansımıştır. İngiltere adadan fiilen çekilmiş, Yunanistan ile birleşme talepleri de reddedilen adada 1960 yılında, Zürih ve Londra Konferansları’nın da sonucu ile Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur. Kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti ile adanın iki toplumlu yapısı temel alınarak kurulmuştur. Kıbrıs Cumhuriyeti uluslararası antlaşmalarla kurulan bir ortaklık devleti olup, Yunanistan, İngiltere ve Türkiye adanın garantör devletleri olarak kabul edilmiştir. Ancak bu devletin ömrü uzun olmamıştır. 1963 başında çıkan ve devam eden olaylarla Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yapısının çökmesi sonucu, Türkiye, garantörlük hakkını kullanarak adaya müdahale etmiş, bunun sonucunda da 1975’de Kuzey Kıbrıs Türk Federe Devleti ve 1983’te de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulmuştur.
1990’larda toplumlar arası görüşmeler başarısız sonuçlanmıştır. Görüşmelerin ertesinde BM 649 sayılı kararı kabul etmiştir. Karar iki toplumlu ve iki kesimli bir federasyon kurulması çağrısında bulunmaktadır. Bu yıl içinde de dikkati çeken önemli hususlardan biri Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin AB’ye üyelik başvurusunda bulunmasıdır. Bu dönemde Rum kesiminin AB’ye başvurusuna ABD, NATO ile olan işbirliğinin zarar görme ihtimali nedeni ile karşı çıkmıştır. AB üyelik süreci ile ilgili 1993’te komisyonun da onayı ile resmileşen süreç, 2004’te Kıbrıs’ın üyeliğe alınması ile sona ermiştir. Bu süreçte Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de üyeliğe kabul edilmesi ile ilgili AB’nin de destek verdiği, Adadaki bölünmüşlüğü çözme çabasında girişilen Annan Planı hazırlanmıştır. İlk Annan Planı 2002 yılında hazırlanmış, referanduma getirilinceye kadar 5 kez belli değişikliklere uğramıştır. 24 Nisan 2004’te halk oylamasına sunulan ve iki kurucu devletten oluşan bir federasyon öngören Plan, Kuzey’den %64.9 Evet, Güney’den %75.8 Hayır oyu alarak Güney kesimince kabul edilmemiştir. Annan planında çıkan bu sonuç, Kuzey kesimin uzlaşmaya yakın taraf olduğuna dair bir kanıt niteliğindedir. Bu dönemde Türklerin Hayır oyu vermesinin AB sürecini baltalayacağı düşünülmüş fakat aksine hayır oyunu veren Rumlar olmuştur. Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin referandumdan 5 ay öncesinde zaten AB üyeliğine alınmış olmasının, kanımca, referandum sonucunda hayır çıkmasıyla önemli bir ilişkisi vardır.
Soğuk Savaş Sonrası Avrupa Birliği-Kıbrıs İlişkileri
Kıbrıs, eski adı Avrupa Ekonomik Topluluğu olan Avrupa Birliği’ne ilk olarak 1962 yılında başvurmuştur. Kıbrıs’ı bu başvurusunun AET tarafından da kabul edilmesi ile ortaklık görüşmeleri başlatılmıştır. İlk aşamada AET ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında gümrük birliği kurulması hedeflenmiştir. Bu dönemde Kıbrıs Cumhuriyeti bir federasyondur ve AET’ye başvurusunun sebebi büyük ölçüde ekonomik durumlara dayandırılmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AET ile görüşmeleri ilk aşamalarda İngiltere’nin AET ile görüşmeleriyle paralel gitmiştir. İngiltere’nin 1963’te topluluğa girişinin Fransa tarafından veto edilmesi, AET-Kıbrıs Cumhuriyeti ilişkilerinin de durgunluk dönemine girmesine neden olmuştur. Fakat 1973’te İngiltere’nin de üyeliğe alınması ile Kıbrıs için de, iki aşamada gerçekleşecek Gümrük Birliği’ni öngören antlaşma sağlanmıştır. Ayrıca 1981’de de Yunanistan’ın üyeliğe alınması lehine bir durum olmuştur. Kıbrıs için Gümrük Birliği 1988-1997 ayağındaki ilk aşamada; Kıbrıs tarafından sanayi ürünleri ve Anlaşma’nın öngördüğü diğer tarım ürünlerindeki gümrük vergi ve miktar kısıtlamalarının azaltılması, Kıbrıs’ın Ortak Gümrük tarifesini benimsemesi, Rekabet ve devlet yardımları ile ilgili ortak politikaların uyumlaştırılması kararlaştırılmıştır. Gümrük birliği ile ilgili 1998-2002/3 yıllarını kapsayan ikinci aşamada da sanayi ve tarım ürünlerinin kotaya tabi kılınmaksızın serbest dolaşımını ve gümrük birliğinin tamamlanması amacıyla gerekli politikaların izlenmesi amacı öngörülmüştür.
Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne tam üyelik başvurusu 4 Temmuz 1990 yılında gerçekleşmiştir. Kıbrıs, başvurusunu Güney Kıbrıs Rum Yönetimi olarak değil, “Kıbrıs Cumhuriyeti olarak yapmış ve adanın bütününü temsil ettiğini öne sürmüştür. Başvurudan 8 gün sonra, 12 Temmuz 1990’da GKRY’nin başvurusuna karşı çıkmasının siyasal ve hukuksal nedenlerini açıklayan bir muhtıra yayınlamıştır. Ve bu muhtırayı 16 Temmuz 1990’da AB Konseyi’ne göndermiştir.
Türk tarafının tepkilerine rağmen Komisyon, 30 Haziran 1993’te başvuru hakkındaki olumlu görüşünü açıklamıştır. Güney Kıbrıs açısından bakıldığında bu başvuru Kıbrıs’ın stratejik gücü, ekonomisi ve politik olanakları üzerine önemli bir katkıda bulunmuştur. Stratejik açıdan baktığımızda Yunanistan-Kıbrıs ilişkilerinde de şu dört önemli hedefin gerçekleşmesine katkıda bulunmuştur:
a) Bulunduğu bölgede hâkimiyetini güçlendirmek b)Kıbrıs sorununun çözümü üzerine başvuruda AB’ye bir katalizör görevi vermek c) Demokrasi ve sosyal adaleti güçlendirmek d) Ekonomik gelişimi ve potansiyeli arttırmak. (Angelos Sepos’un the europanization of Cyprus isimli kitabından yararlanılmıştır.) Aynı zamanda Kıbrıs Rum Yönetimi, AB üyelik başvurusu ile, Kıbrıs’taki her iki kesim için de olası Türkiye müdahalesine karşı önemli bir güvenlik önlemi olarak değerlendirmiştir.
Güney Kıbrıs’ın başvurusunu onaylayan Komisyon, öncelikle 1960 antlaşmasını göz ardı etmiştir. Antlaşmada Adanın herhangi bir uluslararası organizasyona üyeliği ile ilgili garantör devletlerin(Türkiye-İngiltere-Yunanistan) hakları bulunmaktadır. Avrupa Birliği’nin bu argümanları reddetmesinin nedeni uluslararası arenada tanınmayan bir kesimin 1960 antlaşmasını ilga edeceğini belirtmiştir. (Paragraf
Ayrıca üyelik başvurusunun Kıbrıs ve Avrupa arasındaki bağları güçlendireceğini belirtmiş, aynı zamanda gölgedeki insan hakları, temel özgürlükler ve çoğulcu demokrasi üzerine Kıbrıs’ı teşvik edeceğini belirtmiştir (Paragraf 45). Komisyona göre AB üyeliği refah seviyesini arttıracak ve güvenli bir Kıbrıs’ı karşımıza getirecektir. Bu da adadaki her iki kesimin birbirine daha da yakınlaşmasına olanak sağlayacaktır. (Paragraf 46)
Kısacası Avrupa Komisyonu 1993’te Kıbrıs’ın topluluk müktesebatını uygulaması için herhangi bir problem bulunmadığını belirtmiştir.
1995 yılında dikkati çeken bir husus da Yunanistan’ın Güney Kıbrıs’a olan kilit desteği ile ilgilidir. 1995 yılında Türkiye-AB Ortaklık Konseyi toplantısında Gümrük Birliği kararı imzalanmış ve Yunanistan, Kıbrıs’ın AB üyeliği konusunda güvence alınca, Gümrük Birliği konusunda Türkiye’ye karşı olan veto yetkisini kullanmamıştır.
1997 yılında ise artık, AB’nin Rum kesimi ile müzakerelerin başlayıp, başlayamayacağı aşamasına gelinmiştir. Avrupa Birliği Komisyonu’nun hazırladığı 1997 tarihli Gündem 2000 raporunda, Avrupa Konseyi’nin Kıbrıs ile müzakerelerinin hükümetler arası görüşmelerin bitiminden 6 ay sonra başlaması gerektiği sonucuna varmıştır. Raporda yer alan 1996 verilerine göre işsizlik oranının %2.5, enflasyon ortalamasının %3 ve kamu borçların GSMH’a oranının %53 olduğu belirtilmiştir. Adanın güney kesiminin AB kriterlerine ulaşmada çok fazla zorlukla karşılaşmayacağı fakat kuzeyinin AB Kriterlerine ulaşmada henüz yersiz olduğu belirtilmektedir. Örneğin rapordaki verilerde Adanın kuzey kısmında kişi başına düşen yıllık gelir olan 3600 ECU, Güney kısmında kişi başına düşen yıllık gelirin üçte biridir.
Bu çerçevede sunulan verilerin ardından, Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakereleri 30 Mart 1998 yılında başlamıştır. GKRY’de AB müktesebatının analitik olarak ele alınması, Haziran 1999’da tamamlanmış (ilk aşama) ve bu tarihe kadar 30 başlıkla ilgili özlü görüşmeler başlamıştır. Bu süreç Aralık 2002’ye dek başlayan tüm müzakere başlıklarının görüşülüp sonuçlanması ile tamamlanmıştır(ikinci aşama).
Aralık 2004’te Avrupa Birliği’nin genişleme alanında aldığı kararlarında en önemli tarihi oluşturmaktadır. 12-13 Aralık’ta yapılan Kopenhag Zirvesi sonucunda Avrupa bütünleşme tarihinin en kapsamlı genişleme süreci ortaya çıkmıştır. Kıbrıs ile beraber 9 ülkenin de Birliğe 1 Mayıs 2004’te katılacağı kararlaştırılmıştır.
Avrupa Birliği’nin Kıbrıs Sorununa Yaklaşımı ve Üyeliğin Siyasi-Hukuki Açıdan Değerlendirilmesi
Avrupa Birliği için Kıbrıs önemli bir coğrafyadır. Bu önemin birçok nedeni vardır.
Avrupa, İhtiyaç duyduğu petrolün %80’ini Ortadoğu’dan temin etmektedir ve bu petrol Avrupa’ya Akdeniz üzerinden taşınmaktadır. Dünya petrol arzındaki azalış ve petrolün dünya politikasındaki öneminin özellikle 70’lerden sonra gittikçe artması da göz önünde bulundurulduğunda, enerji hattının üzerinde bulunan Kıbrıs’ın coğrafi önemi karşımıza çıkmaktadır.
Avrupa Birliği’nin büyüme ve genişleme stratejisinin içinde deniz hakimiyeti de dikkat çekmektedir. Bu hakimiyetin en etkileyici bölgeleri Ege ve Akdeniz coğrafyasıdır. Kıbrıs, AB’nin deniz stratejisinde bu bölgelere ulaşmasında oldukça önemli bir yerdedir. Ayrıca AB, Kıbrıs Adası’nın çevresinde olduğu ileri sürülen zengin petrol yataklarının aranması ve işletilmesinde hak sahibi olmak ve bu bölgedeki petrolün, Bakü-Tiflis-Ceyhan, Kerkük-Yumurtalık ve gelecekte Samsun-Ceyhan hatlarında akacak petrolün dünya pazarlarına ulaştırılmasında pay sahibi olmak istemektedir.
Avrupa Birliği, Kıbrıs’ın Avrupa tarafından kontrolüne, ABD ve İngiltere’nin ise ortak kullandıkları İngiliz üslerinin varlığının devamına öncelik veriyorlar. ABD ve İngiltere, Ada’daki iki kesimin varlığının devamını hem üslerinin güvenliği hem de yeni üs seçenekleri açısından değerlendirmektedir. Ayrıca, GKRY’nin Rusya ile olan yakın ilişkileri de ABD ve İngiltere’yi, Rumlar ve Türklere karşı daha dengeli bir politika izlemeye zorlamaktadır.
Avrupa Birliği kendi politik hareket alanları için Kıbrıs’ı önemli bir üs alanı olarak görmektedir.
Tüm bunlarla birlikte, Avrupa Birliği Kıbrıs sorununa 3 temmuz 1990 tarihinde, GKRY’nin AB’ye tam üyelik başvurusunu yapması ile birlikte müdahil olmuştur. Türkiye’nin başvuruyu hukuki temelden yoksun ve geçersiz olarak değerlendirmesine ve Rauf Denktaş’ın GKRY’nin tüm adayı temsil etme yetkisinin bulunmadığını ve bunun BM Güvenlik Konseyi’nin 649 sayılı kararına aykırı olduğunu açıklamasına rağmen, AB Bakanlar Konseyi 17 Eylül 1990 tarihli toplantısında başvuruyu değerlendirme kararı almış ve komisyondan görüş talep etmiştir. Komisyon 30 Haziran 1993 tarihinde konuya ilişkin olumlu görüşünü açıklamıştır.
Avrupa Birliği’nin soruna ilişkin yaklaşımında 1998 yılı Kıbrıs ilerleme raporu önemli bir veri sağlamaktadır. Bu rapora göre:
Türkiye’nin 1974’te yaptığı Kıbrıs müdahalesi bir işgal olarak değerlendirilmektedir. Avrupa Birliği Kıbrıs’tan Türk askerlerinin çekilmesini istemekte ve hatta buna ilişkin BM’nin aldığı 3212 sayılı kararın uygulanmadığını belirtmektedir. Aynı zamanda bir garantör ülke olarak Yunanistan’ın Kıbrıs’ta bulundurduğu askerlerin Güney Kıbrıs askerilerini eğitime amaçlı orada bulunduğunu belirtmiştir. Ayrıca Adada bulunan ağır silahların ve füzelerin hem ada halkına hem de füzeleri bulunduran ülkelerin ekonomisine zarar verdiğini bu silahların Kıbrıs’tan geri çekilmesi gerektiğini belirtmiştir. 1997’de de Kıbrıs’ın Rusya’dan sipariş ettirdiği S-300 füzeleri, birlik tarafından adanın barışını etkileyeceği ve adanın kuzeyi ile olan sorunu körükleyeceği nedeni ile olumsuz karşılanmıştır.
Kıbrıs’ın AB üyeliğine ilişkin yapılan başvuruyu siyasi ve hukuki olarak değerlendirdiğimizde Ada’nın üyeliğinde ilişkin birkaç sorun ile karşılaşmaktayız.
1960 yılında oluşturulan Kıbrıs Cumhuriyeti anlaşmasıyla, Kıbrıs Cumhuriyeti siyasi açıdan eşit iki ayrı toplum esası üzerine kurulmuştur. Bu antlaşma anayasal ve uluslar arası niteliğe sahiptir. Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası, ulusal kimlikleri ve iki toplumun ortaklık statüsünü koruyacak hüküm ve dengeler içermektedir. Buna göre; iki toplum, Ada’nın geleceğini ilgilendiren tüm kararlara ve yönetime eşit ortak olarak katılmak zorundadır. 1963’ten sonra Güney Kıbrıs bu antlaşmayı birçok kez ihlal etmiş, Türkleri yönetimden dışlamış ve devlet kademelerinde olan birçok noktada temsiline son vermiştir. Adanın tümünü temsil etmeyen ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin meşru hükümeti olmayan GKRY’nin böyle bir başvuruyu iki toplum adına yapma hak ve yetkisi bulunmamaktadır. Ayrıca üyelik başvurusu da “Kıbrıs Cumhuriyeti” adına değil, “Kıbrıs” adına yapılmıştır.
İki tarafça da kabul edilebilir ve sürdürülebilir, iki toplumlu, iki kesimli bir siyasi çözüme ulaşmadan Kıbrıs’ın AB üyeliğinin mümkün olmaması gerekirdi. Ayrıca AB, Kopenhag kriterlerin arasında belirlenen “hukukun üstünlüğü” ilkesini de yok sayarak ve etnik anlaşmazlığını çözememiş bir aday ülkeyi üyeliğe kabul ederek hem kendi koyduğu kuralları, hem de BM’nin koyduğu kuralları ihlal etmiştir.
Bir BM barış gücünün konuşlandırıldığı ve BM Genel Sekreteri’nin iyi niyet misyonu çerçevesinde çözüme yönelik çabalarını devam ettirdiği Ada’da bu olağanüstü koşulların varlığı göz ardı edilerek kabul edilen üyelik, AB’ye hukuki açıdan zarar vermiştir. Ayrıca, GKRY’nin tam üyelik başvurusunu yapmadan birkaç ay önce aldığı, 12 Mart 1990 tarih ve 649 sayılı karar, daha başvuru aşamasında böyle bir girişimin yapılmasını önleme uyarısı içermektedir. İlgili taraflara içinde bulunulan durumu kötüleştirecek herhangi bir girişim yapmama çağrısında bulunulmuştur.
Birliği ve üyelerini bağlayan, birincil hukuk kuralı ve müktesebatın temel belgesi olan, 2003 tarihli AB Genişleme Antlaşması’nda ek 10 No’lu Protokol’de Kopenhag zirvesinin şu kararı önemlidir: Çözüm bulunana kadar, AB müktesebatının Kuzey Kıbrıs’ta uygulanmasının askıya alınacaktır. Ayrıca Kopenhag’da Ada’nın Kuzeyi, “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin etkin ve dili denetiminin bulunmadığı bir bölge olarak belirtilmiştir. Bu tanımlama ile, AB’nin üye olarak aldığı bir ülkenin bir bölümünde müktesebatını uygulamayacak olması AB içinde hukuki bir boşluk oluşturmaktadır.
Ayrıca Kıbrıs sorunu üzerine Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’na Dr. Christan Heinze’nin hazırladığı Kıbrıs raporuna göre de GKRY’nin AB üyeliğini engelleyen hususlar arasında uluslar arası hukukun yanı sıra AB Sözleşmesi, Londra ve Zürih Anlaşmaları ve 1960 Garanti Antlaşması da sayılmaktadır. 1963 yılından itibaren Ada’da yaşayan iki toplumun kendilerine ait demokratik yönetimlerle seçilmiş iki ayrı yönetimleri bulunduğunu ifade ederek, GKRY’nin Kıbrıs’ın tamamına hiçbir zaman egemen olmadığını, bu nedenle AB’ye tüm Kıbrıs adına üyelik başvurusunun ulusal ve uluslararası hukukun ihlali olduğunu savunmuştur.
Sonuç: Avrupa Birliği Üyeliği ile Kıbrıs
Güney Kıbrıs Rum Kesimi Avrupa Birliği üyeliği ile şüphesiz kendi coğrafyasında ve uluslar arası alanda birçok kazanç elde etmiştir. Kıbrıs’ın AB’ye üyeliği en başında ekonomik nedenlidir fakat sorunun genişlemesi ve Türkiye ile Yunanistan’ın soruna müdahil olması, sorunu siyasi alanda çıkarlar zeminine de sürüklemiştir. Kıbrıs, AB’ye tam üyeliği ile;
- Türkiye’yi AB üyesi bir ülke toprağını “işgal” eden ülke konumuna düşürerek, AB ile karşı karşıya getirmiş ve Türkiye’nin AB üyeliğini zora sokmuştur.
- Kıbrıs, AB’ye tam üye olarak, Yunanistan ile birlikte Türkiye’ye karşı iki oya sahip olmuş ve AB’yi Yunanistan’ı da yanına alarak kendi çıkarları doğrultusunda daha fazla etkileme imkanı elde etmiştir.
- AB’ye, “tüm Kıbrıs’ın meşru hükümeti sıfatı ile tam üye olduğundan, Türk halkını otomatik olarak Kıbrıs devleti içinde statüsünü düşürmüş ve eşitlik ilkesini kendi lehine yok etmiştir.
- AB’den aldığı yardımla ekonomisini daha da güçlendirmiş, ambargolar ile KKTC ekonomisini daha ağır bir baskı altına almış ve Güney Kıbrıs’ı turistik olarak da bir cazibe merkezi haline getirmiştir.
- Türkiye’ye karşı stratejik üstünlük elde etmiştir.
Avrupa Birliği’nin sorunlu bir bölge olan Kıbrıs’ı üyeliğe almak ile AB Hukuku açısından hata yaptığı aşikardır. Avrupa Birliği’nin Kıbrıs sorununun çözümünde verdiği destek yetersiz kalmıştır. Bugün Avrupa Birliği Adanın kuzey kesimini açıkça görmezden gelmektedir. İkiye bölünmüş bir Kıbrıs, ne AB’nin, ne Türkiye’nin, ne Yunanistan’ın ne de Kıbrıs’ın işine gelmektedir. Yapılması gereken en önemli şey, tabiri caizse bölge üzerinde devrim niteliğinde adımlar atmaktır.
Ocak 2012
Selim Vatandaş




















