Türkiye’de de başka yerlerde de “Arap Baharı” ile ilgili çok sayıda toplantı, konferans, panel yapılıyor. Konusunda uzman olan ya da olduğu varsayılan kişiler çağırılıyor, tebliğler sunuluyor. Bunların büyük kısmı uluslararası nitelikte oluyor ve dinleyenler de farklı çevrelerin neler dediğini öğrenme fırsatı buluyor.
Dünyada olup bitenleri başkalarının nasıl gördüğünü anlamak için son derece yararlı bu tür toplantılar. Ancak bazen sinir sisteminin dayanıklığını ölçmek için mi düzenleniyor diye sorası geliyor insanın. Zira, konuşma ya da tartışmaların bir kısmının katiyen Arap ülkelerinde mücadele veren, acı çeken ya da arayış içinde olan kişilerle ilgisi olmadığı görülüyor. Sözü alan kişilerin bir kısmı, “Arap baharı” içinden kendi toplumunu, bazen kendi devletini irdeliyor ve kimin “iyi-güzel doğru”, kimin “kötü-çirkin-yanlış” olduğuna karar veriyor. Bu eğilimin özellikle Avrupa kökenli konuşmacılarda, hele ki Fransa kökenlilerde ne denli açığa çıktığı hatırlatılmalı. Bir kısmı ise, Arap halklarından bahsederken aslında meseleye karışmış başka devletlere ve onların stratejilerine gönderme yapmayı tercih ediyor.
Genel manzara
Bu tür toplantılar, genel olarak durum tespiti ile başlıyor ardından bundan sonrası ele alınıyor. Durum tespiti konusunda bilim dünyasının isabet şansının zaafiyeti ortaya çıksa da, esas sorun gelecek tahminlerinde kendisini gösteriyor. Zira, hele içinde fazla Fransa kökenli bilim ya da düşünce çevrelerinden kişiler varsa, konu olasılıklar değil olması gerekenler üzerinden şekilleniyor. Olması gerekenin ne olduğunu bilen yetkin kişiler, Arap ülkelerine “demokrasi” gelmesi gereğine işaret ediyorlar. Bu demokrasinin ne menem bir şey olduğu konusunda fazla ipucu bulunamasa da, ne olmaması gerektiği konusunda bilgi sahibi olunabiliyor.
Arap ülkelerinde demokratik rejimler kurulamaz ise, İslami rejimlerin geleceği vurgulanıyor ve bu bir risk olarak tarif ediliyor. Tabi riskin kim için olacağı tanımlanmıyor ve bizler buradan Arap halklarının kast edilmediğini anlayabiliyoruz. Ancak, Arap dünyasında İslam’ın etkinliğinin büyüklüğünü de kabul ediyorlar ve o zaman da durum sarpa sarıyor. İslam bu toplumlarda etkin, ama yönetimde olmasın anlayışı ile demokrasi arayışı biraz kulaklara acayip geliyor.
Bununla birlikte, Avrupalı düşünce önderleri ya da bilim adamları Arap ülkelerinde demokrasi, İslam ve istikrar konusunda ellerinde bir formül olduğunu düşünüyorlar ve buna da Türkiye modeli diyorlar.
Türkiye modeli
Soru, Türkiye modelini benimseyen kesimler var mı, oranları nedir, her toplumda olur mu şeklinden çok, olmalı biçiminde ele alınıyor. Bu durumda toplantılara katılan Avrupalıların kafasında neden İspanya, Brezilya ya da Hindistan örnekleri olmadığı sorusuna yanıt bulunmuyor. Arap toplumları olsa olsa Türkiye kadar demokratik olur anlayışı bir yana, temel değişken olarak Müslüman nüfus ele alındığı için Türkiye modelinden söz ediliyor. AB içine giremeyecek kadar Müslümanı olan Türkiye’nin Arap toplumlarına yol gösterici olmasına razı olunuyor.
Türkiye modeli lafının geçtiği her yerde, tüyleri diken diken olanlardan biri olmak mümkün, zira Arapların nasıl olsa Fransız modelinden uzak olduğu ima ediliyor; ayrıca her ülkenin kendine uygun modeli zaman içinde seçmesini beklemek istenmediği anlaşılıyor. Ancak belirtmek gerekir ki, Türkiye modeli konusu aynı zamanda bir ürküntüyü de ifade ediyor. Özetle Türkiye modeli benimsensin, ama Türkiye benimsenmesin isteniyor. Dünyaya bu biçimde bakmaya devam etmek, anlamaya uğraşmamak açısından kolay olsa da, yüksek maliyetli olmalı.
Kaynak: Star




















