Önce görmezlikten geldiler. Farklı yorumladılar. Ama bir türlü gerçeğin yok edici, karabasana dönüşen çıplaklığıyla yüzleşmek istemediler. Hatta “Hayır, asla, o olamaz!” dediler. Gözlerinin önüne kadar taşınan delilleri, ortalığa savrulan işaretleri görmek ve çıkan pis kokuları duymak istemediler.
Neden mi bahsediyorum? Pek tabii ki sizin de tahmin edeceğiniz üzere, Avrupa’da ırkçı dalganın yeniden hortlamasından.
Bu öyle bir ırkçılık ki, daha 70 yıl önce milyonlarca insanın katledilmesini son derece doğallaştırmıştı. Öyle bir ırkçılık ki, kendisinden olmayana hayat hakkı tanımamış, ötekine tahammül edememiş, en vahşi senaryolarla öldürmeyi marifet bilmişti. Bahsettiğimiz, vicdanın sıfırlandığı, aklın tamamen metalaştırılıp mekanik rasyonalitesi içerisinde bir bilgisayar işlemcisine dönüştürüldüğü ırkçılık…
Bu hastalıklı yaklaşım, zirve yaptığı dönemde milyonlarca Yahudi’nin yakılmasına bir rasyonalite getirebilecek kadar ürpertici ve korkunçtu. Karşısındakiyle empati kuramamış, insanlık vicdanına dair ne varsa silip süpürmüştü.
NEDEN TÜRKLER HEDEF ALINIYOR?
Nazizm’den ve onun kurbanlarından, Almanya’da sadece Türk olduğu için öldürülen dönercilerden bahsediyoruz. İşletme sahibi olmuş, istihdam yaratan, vergi veren, ekonomiye katkı sunan insanlardan bahsediyoruz.
Bahsettiğimiz, aslında, Günter Wallraff‘ın kitabında anlatılan “En Alttakiler”in yukarı doğru tırmanış hikâyesi.* Belli ki en altta kalmaya devam etseler sorun olmayacaktı. Sadece tuvalet temizleselerdi, fabrikada cıvata sıksalardı, belki de ırkçı zihniyetin hedefi olmayacaklardı. Ama hadlerini aşmışlar, iş kurmuşlar, yukarı doğru tırmanmaya başlamışlardı(!) ve bu yüzden, ırkçı saldırıların hedefi oldular.
Bu ırkçı kafa sadece seri infazlarla yetinmiyor. Aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’nı aratmayacak kundaklamalar ve yakarak öldürmelerin de peşinde.
Almanya Başbakanı Merkel, cinayetlerin utanç verici olduğunu söylüyor ama yetmez. Her açıdan sonuna kadar titizlikle takip edilmeli. Toplumsal bir duyarlılık oluşturulmalı.
NAZİZM İLE TOPYEKÛN SAVAŞ
İçinde Nazizm barındıran bu vahşi ruhun geri dönüşü mutlak surette engellenmeli. Okulda, işyerinde, televizyonda, sokakta, her yerde telin edilmeli, lanetlenmeli.
Bu vahşi ruh halini besleyen yazılara katiyen hoşgörüyle bakılmamalı. Cinayeti işleyen kadar azmettiren ırkçı, faşist söylemlerden de hesap sorulabilmeli.
Sarrazin‘in kafasından çıkan ırkçı hezeyanlar, kitap raflarında milyonların üzerinde tiraja ulaşıyorsa, bundan en fazla ürpermesi, korkması ve utanması gerekenler Alman toplumunun akil adamları ve politikacılarıdır**.
Yüzleşmede geç kalınır ve topyekûn bir karşı duruş sergilenmezse, her şey için çok geç olabilir.
Avrupa’nın Frankenştaynı’nın yeniden doğuşu sadece izlenir.
Nazizm ruhu karabasan gibi tekrar yeryüzüne iniyorsa buna Almanya’nın “ama” ve “fakat” demeden, hiçbir gizleme ve saklamaya meydan vermeden, en önemlisi geç kalmadan savaş açması gerekir.
* Araştırmacı yazar Günter VVallraff’ın bir Türk işçisi kılığına girerek yaşadığı deneyimlerini anlattığı 1985 tarihli kitabı.
** Almanya Merkez Bankası’nın eski yönetim kurulu üyesi Thilo Sarrazin’in “Almanya Kendini Yok Ediyor” isimli kitabı 1 milyon 300 bin adet basıldı ve haftalarca en çok satan kitaplar listelerinin bir numarasında kaldı.
Kaynak: Usakgündem




















