Dünyanın her tarafında, bir ülkenin hukuk çerçevesinde meşru güç kullanan kolluk kuvvetlerini, yasaları içerisinde görev yapan askerlerini, sivil vatandaşlarını, kamu hizmeti gören yetkililerini öldürmek, kısacası ceset üzerinden propaganda yapmak amaçlı eylemler terör eylemi, bunları yapanlar terörist, bağlı bulundukları örgütler de terör örgütü olarak tanımlanır.
Halkı cebir ve tehditle yönlendirmeye çalışan, yol kesen, otobüsleri yakan kişileri terörist olarak tanımlamayan neredeyse kalmamış gibidir.
Türkiye gibi demokraside önemli mesafe almış, insan hakları ve farklılıkları gözetme konusunda son yirmi yıl içerisinde 1982 askeri anayasasını neredeyse delik deşik etmiş ve kalan maddelerini de 12 Haziran’dan sonraki seçimle oluşan parlamentoda değiştireceğini ilan etmiş bir ülkede neden insanlar kaçırılır, şantiyeler basılır, öğrenci yurtları yakılır, askerler ve polisler öldürülür?
Bilhassa halkın %96’sının iradesinin yansıdığı bir meclis aritmetiği oluşmuş ve tüm partilerin ağız birliği etmişçesine anayasada demokratik derinleşmeye engel maddelerin de değiştirileceği Türkiye hayaline yaklaşılmışken, niçin bu ölümler yaşanıyor ve yaşatılıyor?
13 askerin Diyarbakır Silvan’da şehit olması kuşkusuz bütün ülkenin gözünü ve yüreğini bölgeye çevirmesine neden oldu. Birçok açıklama yapıldı, yapılıyor. Değerlendirmeler en ileri kınama mesajlarından sağduyu çağrılarına kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor.
Ancak asıl dikkat çekilmesi gereken konu şudur: neden bu ülkenin bir kısım çocukları bu kadar kana susamış, gözü kararmış bir şekilde vahşi eylemler yapıyorlar? Neden çoğu defa bir başka gün bir başka yerde, örneğin bir kafede, karşılaştıklarında çok rahatlıkla birbirleriyle konuşacak hatta içtikleri çayın parasını ödemek için birbirleriyle yarışacakken böylesine bir pusu kuruyor, böylesine bir nefret duyuyorlar?
Terör literatürünü tarayanlar bilir; büyük diktatörlükler altında çaresizlik içerisinde, işkence ve yargısız infazlar altında her türlü sıkıştırılmışlığı yaşayanlar, bir çıkış yolu olarak terörü görürler. Peki, 2011 Türkiye’sinde yıllık işkence bilançomuz ne kadardır? Neredeyse sıfıra yakın. Peki, yargısız infazlar? Son yıllarda neredeyse duyulmaz oldu. Tam tersine mahkemeler eskide yaşananların hesabını soruyor. Yani hukuk hükmünü icra ediyor.
Ya sorunların tartışılması, çok sesli toplum? Kim bugün Türkiye’de Kürt sorunu başta olmak üzere her türlü sorunun tartışılmasının önünde engel olduğunu söyleyebilir?
Ya siyasi temsil ve parlamento? Kürtlerin büyük bir çoğunluğunun oy verdiği AKP ve yine önemli bir kısmının oy verdiği BDP vekilleri istedikleri siyasal mücadeleyi ve projeyi meclis çatısı altında 24 saat konuşabiliyorlar. Meydanlarda, televizyonlarda, gazetelerde boy gösterebiliyorlar.
Ekonomik gelişmişlik açısından da manzara oldukça iyileşmiş durumda. Hiç kimse bugünkü Türkiye’nin 20 yıl öncesi kadar yoksun ve fukara olduğunu, sağlık ve eğitim hizmetlerinden sınırlı şekilde yararlandığını söyleyemez.
Peki, öyleyse ne oluyor?
Sanırım en yalın ve acıtıcı gerçekle yüzleşmek zorundayız. 30 Haziran 1996 tarihinde Tunceli’de askerlerin içerisine dalarak kendisini patlatan, tüm parçaları etrafa dağılan Zilan kod adlı PKK’lı Zeynep Kınacı’nın kendi cansız bedeniyle birlikte 8 askeri de şehit etmesi bakınız nasıl tasvir edilmiş: “Zilan yoldaşın canını ortaya koyarak sisteme karşı vücudunu bomba yapıp patlatmasını kendi mücadelemiz olarak görmeliyiz. Bugün rahat siyaset yapmamızı bu kadar rahat konuşmamızı bu arkadaşlarımıza borçluyuz.”
BDP milletvekili Sebahat Tuncel, bir intihar eylemcisini böylesine idealize ederek açık bir şekilde övüyor ve onu örnek bir kahraman olarak lanse ediyor. Tuncel’in cümleleri bunlarla da sınırlı değil. Kınacı’yı övmenin ötesinde onun önünde saygıyla eğiliyor, “onları yaşam idolleri olarak görmeliyiz” diyerek yeni Zilanların önünü açıyor.
Ölümleri önlemek, yaşamı kutsamak, sorunlara demokrasi ve uzlaşı kültürü içerisinde çözüm bulması beklenen vekilin olayları okuma şekli bu… Bir intihar eylemcisi belki de o eyleme giden yolda onu bu kadar azmettiren ve teşvik eden kişi kadar suçlu değildi.
Nefretin böylesine yükseltilmesi, toplumun bu kadar ayrıştırılması, öfkenin bu denli prim yapması ve öldürmenin bu kadar yüceltilmesi sanırım bugün en fazla düşünmemiz gereken konuların başında geliyor.
Her şey normalleşme yolunda giderken her alanda daha fazla özgürlük, daha onurlu bir yaşam, daha fazla hukukun üstünlüğü, daha gelişmiş bir ekonomi, daha çok söz, daha fazla çeşitlilik ve çok seslilik Türkiye’nin önünü aydınlığa doğru taşırken trajik bir tablo yaratılıyor. Halk adına siyaset yapması beklenen bir vekilin çıkıp insanın en çaresiz hali olan intiharı yüceltmesi, yine insanın en kutsal hakkı olan yaşam hakkına kastededilmesini bu denli övmesi aslında “neden terörist oluyorlar?” sorusunun açık bir cevabını oluşturuyor.
Bu, tüm spotların yönlendirilmesi, tüm mikroskobik ve teleskopik aygıtların büyük bir dikkatle odaklanması gereken noktayı hepimize işaret etmektedir.
Ölenlerimize Allah’tan rahmet ailelerine ve tüm ulusumuza başsağlığı dilekleriyle…
Yaşanacak ve yaşatacak bir Türkiye’yi yaratmak ümidiyle…




















