Başkan Beşar el Esad’ın rejimi, geçen hafta Türkiye’nin Suriye halkına karşı şiddetin durdurulması ricalarına baskıyı artırarak yanıt verince, Washington’daki pek çok kişi bunu Türkiye dış politikasının tanınmaması olarak gördü. Ne de olsa, bir komşu silahsız göstericilerin toptan katledilmesi ile meşgulken ve hem Türkiye’nin güneybatı sınırında bir mülteci krizi hem de kabul edilemez bir siyasi kriz yaratırken “komşularla sıfır problem” üzerine konuşmak güç. Türk vatandaşları, 2009’un başlarında İsrail Gazze’yi bombaladığında hükümetten bir yanıt beklediği gibi, Hama, Homs ve Lazkiye’yi bombalayan eli engellemesini de bekleyecektir. Açık ki Esad, onu Ankara ile çarpışma rotasına koyacak bir yol seçti; beğenseniz de beğenmeseniz de, komşularla problem var.
***
Fakat Suriye’deki olaylar “komşularla sıfır problem” sloganını bozarken, aslında sloganın işaret ettiği politikayı onaylıyor olabilir; politika belki de “komşularla problemleri çözmek” biçiminde daha iyi tanımlanabilir. Washington’ın bölgedeki politika konumlandırmalarından hoşlanmaması, geçen on yıl içinde ABD’nin bölgeyi ABD ve İsrail ekseninde “ılımlı” ve Suriye de dahil, İran ekseninde “radikal” kamplar arasında sıfır-neticeli bir ihtilafa bölme yaklaşımına meydan okuması gerçeğine dayanıyor; ABD son beş yıldır “Suriye’nin İran’dan uzaklaşmasını” ümit etse de. Hatta Washington’da Suriye krizinin “Türkiye’yi İran’dan uzaklaştıracağını”, Mavi Marmara için İsrail’in gönülsüz özrünün Türkiye’yi tekrar ABD-İsrail kampına çekeceğini ümit edenler bile bulunuyor.
Fakat Türkiye’nin “İran tarafına geçtiği” düşüncesi hep, olayların Başkan George W. Bush’un dostların hatalı ABD politikalarını sorgulamalarına alan bırakmayan “ya bizimle ya bize karşısınız” dünya görüşüne dayanan absürd bir okuması olmuştur.
***
Son on yıl içinde Türkiye, bölgesel ihtilafların diyalog ve alaka ile çözülmesi politikasını desteklemiş, tüm hak sahiplerini dahil eden ve onların hayati çıkarlarını tanıyan çerçevelerde istikrar ve gelişim arayışında olmuştur. Bu sebeple başarısızlığa uğrayan ve bu şekilde bölgesel istikrarsızlığı yükselten, Gazze veya İran ile ilgili işlevsiz ABD ve İsrail politikalarını desteklemeyi reddetmiştir. Türkiye aynı zamanda Arap demokrasisi davasında da o safta yer almıştır: Libya halk ayaklanması başladığında, Albay Kaddafi ile dostluğunu ve halkın iradesine olan saygısını dengelemek üzere rejimin şiddeti durdurması ve politik bir çözüm aranması için aracılık etmiş, aynı zamanda isyancılara destek vermiş ve sivilleri korumak için NATO müdahalesini sınırlandırmak için çalışmıştır.
Bu sebeple Esad’ın soğukkanlı güç oyunu sebebiyle karşı karşıya kaldığı mücadelelere rağmen, Suriye meselesi Erdoğan hükümetinin dış politikasının asıl taaruzunu baltalamak yerine tasdikliyor.
Şunu düşünün: ABD kendini Afganistan ve Irak’taki en zorlu mevcut karmaşalardan çıkaracaksa, kısmen istikrarlı bir neticeyi güvence altına almak için kendini bölgesel mutabakat modeline adapte etmek zorunda kalacaktır. Hindistan, Pakistan, İran ve Rusya; Afganistan’daki çatışmaları yönetmek üzere müttefik ve vekillerine dayatmaya hazır olacakları kurallar üzerine anlaşmaya varmadıkları sürece, NATO’nun çekilmesi Afganistan’ı sadece iç savaşın dertlerine terk etmiş olacaktır. Bu aynı zamanda bölgesel egemenler İran ve Suudi Arabistan için zaten bir vekil savaş alanı olan ve gelecekteki istikrar, Türkiye ve Suriye gibi komşuları ile olduğu kadar, ABD ile büyük bir anlaşmaya varmasına bağlı olan Irak için de geçerli.
Aynı mantık, çatışması kaçınılmaz biçimde Lübnan, Irak veya Türkiye üzerinde tahrip edici etkileri olabilecek mezhep kaynaklı ve etnik unsurlardan, İran ve Suudi Arabistan arasındaki bölgesel güç savaşına kadar büyük bölgesel çıkarım ve riskler içeren Suriye için de geçerli.
Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı mücadele sadece Esad’ı zapt etmekte değil, aynı zamanda Suriye’yi ya Sünnilerin Şiilere karşı olduğu mezhepsel bir mercekten veya sadece Tahran veya Hizbullah ile olan ilişkileri bazında gören İran, Suudiler ve ABD’yi, Suriye halkının çıkarlarını ve daha geniş ölçekte istikrarı kendi güç oyunlarının önüne koymaya ikna etmesinde de yatıyor.
Öyle görünüyor ki Suriye’ye hem dış askeri müdahaleyi engelleyecek hem de Esad rejimi tarafından kan dökülmesine son verecek barışçıl bir çözüme giden yolu planlamak Türkiye’ye düşecek. Bu kolay olmaktan çok uzak. Fakat İran karşısında ABD-Suudi ittifakı şeklindeki bölgesel büyük oyun daha da zayıf beklentiler sunuyor. Demek ki Suriye ayaklanması reşit olmanın gerektirdiği tüm hak, yükümlülük ve zorunluluklarla, Türkiye’nin yeni dış politikasının rüştünü ispatlaması için bir ortam yarattı.
Tony KARON
StarGazetesi




















